Olabilir…

Bazı kelimeler vardır; söylendiği anda biter. Bazılarıysa sonuna konulan üç noktayla birlikte yeni ihtimallere açılır. “Olabilir…” onlardan biridir.

Kesin bir hüküm değildir. Büyük bir iddia hiç değildir. Hayatın karşısına dikilip meydan okumaz; onunla yan yana yürür. Olana da henüz olmayana da yer açar. “İmkânsız” denildiğinde sessizce başını kaldırır ve yalnızca şunu hatırlatır: Bildiklerimiz, mümkün olanların tamamı değildir.
Belki de bu yüzden “Olabilir…” bir cevap olmaktan çok, bir yaşama biçimidir.

İnsan bazen hayatın yalnızca gerçekleşenlerden ibaret olduğunu sanır. Giden gitmiştir, kırılan kırılmıştır, kaçırılan bir daha gelmeyecektir. Yollar kapanmış, hikâye sona ermiş gibi görünür. Oysa hayat, çoğu zaman en beklenmedik yerinden yeniden filizlenir. Tam her şeyin bittiğine inandığımız anda, içimizden belli belirsiz bir ses yükselir:
Olabilir…

Belki başka bir yol vardır.
Belki bu kayıp, bizi kendimize götürüyordur.
Belki gecikmiş değilizdir.
Belki de varmamız gereken yer, başından beri düşündüğümüz yer değildir.

“Kendi Ritminde”yi dinlerken bu kelimeyi düşündüm. Şarkının içinde acele etmeyen bir insan yürüyor sanki. Nereye yetiştiğini bilmek zorunda değil. Geride bıraktıklarını inkâr etmiyor ama onları sırtında taşımayı da artık seçmiyor. Şehrin gürültüsünden, insanların beklentilerinden ve kendini durmadan kanıtlama çabasından uzaklaştıkça kendi sesine yaklaşıyor.

Çünkü bazen özgürlük, istediğimiz her şeyi yapmak değildir. Kimseye bir şey ispatlamak zorunda olmadığımızı fark etmektir.
İnsan başkalarının ritminde yaşarken sürekli geç kalır. Birilerinin başarılarına, beklentilerine, doğrularına… Daha hızlı yürür, daha çok yorulur; fakat kendisine bir türlü yetişemez. Sonra bir gün durur. Omzundaki görünmez yükleri indirir, başını kaldırır ve ilk kez kendi adımlarını duyar.

İşte o anda hayat değişmese bile insanın hayatla kurduğu ilişki değişir.
Kırıklar hâlâ oradadır. Geçmiş silinmemiştir. Yarım kalanlar tamamlanmamıştır. Fakat insan artık bütün bunlara bir eksiklik gibi bakmaz. Her kırığın kendine özgü bir ışığı, her yaranın öğrettiği başka bir dil vardır. Kusursuz olmakla tamamlanmak arasındaki farkı anlar. Kendisiyle barıştığında, dünya da onunla kavga etmeyi bırakır.

“Olabilir…” tam olarak bu barışın kelimesidir.

Kötü bir şey yaşandığında, “Bunda da bir hayır vardır,” diyerek acıyı küçümsemez. Her şeyin kolayca düzeleceğine dair boş bir teselli de sunmaz. Yalnızca hiçbir duygunun, hiçbir yenilginin ve hiçbir karanlığın sonsuza kadar aynı kalmayacağını söyler.

Bugün ağır gelebilir.
Yarın hafifleyebilir.
Bir kapı kapanabilir.
İnsan başka bir kapı yapabilir.
Kaybolabilir.
Kaybolduğu yerde kendini bulabilir.

Ve tüm bunlar,

Olabilir…

Çünkü hayat bazen bütün sorularımıza tek kelimeyle karşılık verir.
Ne kesin bir evet…
Ne de değişmez bir hayır…
Yalnızca, sonu açık bırakılmış bir ihtimal:

“Olabilir…”

Not: Bu denemeyi hazırlarken AdaFlow’dan “Bugünde Böyle Kendi Ritminde” ve “Rüzgarı Taktım Peşime” parçaları eşlik etti.

ENGELLİ HAKLARI SÖYLEMİYLE PERDELENEN ÖTV AYRIMCILIĞI

ÖTV istisnasındaki son değişiklik, bir hak genişlemesi değil, zorunlu kalındığı için yapılmış sınırlı bir düzeltmedir. Anayasa Mahkemesi kararı olmasaydı, devlet bu adımı atmaya hiçbir zaman gönüllü olmazdı. Ve atılan adım bile yarım yamalaktır: Sadece ortopedik engellilerin bir bölümüne, sadece belli şartlarla, sadece devletin belirlediği fiyat ve yerli üretim sınırları içinde… Geriye kalan herkes -görme engelli, işitme engelli, zihinsel engelli, süreğen hastalığı olan milyonlarca insan- yine yok sayılmaktadır. Ulaşım hakkı, bu düzenlemede hâlâ bir hak olarak tanımlanmamakta, “doğru engel grubundaysan ve yeterli paran varsa elde edebileceğin bir ayrıcalık” olarak sunulmaktadır. Soru şudur: Bu gerçekten adalet midir, yoksa engelliler arasında bir hiyerarşi kurarak “bazı engelliler daha eşittir” demenin başka bir yolu mudur?

İşte bu çelişkiyi en net şekilde ortaya koyan değerlendirme, Çok Değerli Arkadaşım Av. Aslı Aksu Eren tarafından yapılan bilgi notunda yer alıyor. Buyurun, o notu -rapor dilinden arındırılmış, ama içeriği aynen korunarak- sizlerle paylaşıyorum:

Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) Kanunu’nda yapılan son değişikliğin getirdiği temel farklar ve başvuru şartları, yasalaşan yeni “Madde İhdası” metni ve mevcut mevzuat ışığında şu şekildedir:

  1. Eski Durum: “Bizzat Kullanma” Zorunluluğu

· Hak Sahipliği: Engellilik oranı %90’ın altında olan bireylerin ÖTV istisnasından yararlanabilmesi için temel şart, ortopedik engelli olmaktı.
· Sürücü Belgesi Şartı: Bu gruptaki bireylerin istisnadan yararlanabilmesi için mutlaka sürücü belgesine (ehliyet) sahip olmaları ve aracı “bizzat kullanmaları” gerekiyordu.
· Tertibat Şartı: Araca, engellilik durumuna uygun hareket ettirici özel tertibat yaptırılması zorunluydu.
· Kısıtlama: Engelinin niteliği gereği (örneğin kollarını kullanamama vb.) sürücü belgesi alamayan ortopedik engelliler, %90 oranına ulaşamadıkları sürece bu haktan tamamen mahrum kalıyordu.

  1. Yeni Durum: Ehliyet Alamayanlar İçin Kapsamın Genişlemesi

· Ehliyet Engeli Kalktı: Yapılan yeni düzenleme ile ortopedik engeli %40 ve üzerinde olan bireylerin, engel durumları nedeniyle sürücü belgesi alamayacaklarını raporla belgelemeleri halinde “bizzat kullanma” şartı kaldırılmıştır.
· Başkası Tarafından Kullanım: Sürücü belgesi alamayan bu bireyler, artık araçlarını başkalarının şoförlüğünde kullanmak üzere ÖTV istisnasıyla iktisap edebileceklerdir.
· Hukuki Dayanak: Bu değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin “kendi sürebilen ile süremeyen arasındaki ayrımın eşitliğe aykırı olduğu” yönündeki kararı doğrultusunda yapılmıştır.
· Araç Sınırı: İstisna; binek otomobil, panelvan ve motosiklet gibi belirli araç gruplarını (87.03, 87.04 ve 87.11 G.T.İ.P.) kapsamaktadır.

  1. Yeni Düzenlemeden Nasıl Yararlanılır?

· Sağlık Kurulu Raporu: Engelli sağlık kurulu raporunda engellilik oranının %40 veya üzerinde olması ve engel durumunun “ortopedik” olduğunun belirtilmesi şarttır.
· Ehliyet Durum Belgesi: Bireyin bu engel durumu nedeniyle sürücü belgesi alamayacağına dair resmi karar veya sağlık raporu ibraz edilmelidir.
· Fiyat Sınırı: Alınacak aracın vergiler dahil satış bedelinin, 2026 yılı için belirlenen 2.873.900 TL’yi aşmaması gerekmektedir.

  1. Mevcut Durumda Değişmeyen ve Devam Eden Sınırlar

· Yenileme Süresi: Aracın ilk iktisabından itibaren yeniden istisnadan yararlanabilmek için gereken süre 10 yıl olarak uygulanmaya devam etmektedir.
· Engel Grubu Kapsamı: %90’ın altında olup sürücü belgesi alamayanlar için tanınan bu yeni imkan, sadece ortopedik engelliler ile sınırlı tutulmuştur. İşitme, görme, zihinsel veya süreğen engel gruplarında olup oranı %90’ın altında kalanlar için mevcut kısıtlamalar sürmektedir.
· Yerli Katkı Oranı: İstisnadan yararlanılacak araçlar için uygulanan en az %40 yerli katkı oranı şartı yürürlüktedir.


Peki bu değişiklik ne getirdi, ne getirmedi? İşte Av. Aslı Aksu Eren’in çarpıcı değerlendirmesi:

1) Eşitlik İlkesi: Kısmi Düzeltme, Eksik Adalet

Yeni düzenlemenin en önemli kazanımı, “sürebilen – süremeyen” ayrımını ortadan kaldırmaya yönelik olmasıdır. Bu, aslında Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda atılmış bir adımdır ve şu açıdan önemlidir: Engellilik durumuna göre farklı muamele yapılmasının eşitlik ilkesine aykırı olduğu kabul edilmiştir. “Bağımsız hareket edemiyorsan haktan da yararlanamazsın” yaklaşımı hukuken kırılmıştır. Ancak burada kritik nokta şu: Eşitlik genişletilmemiş, sadece dar bir grup için düzeltilmiştir.

2) Hak mı, Ayrıcalık mı? Sorunun Kalbi

Bu düzenleme hâlâ ÖTV muafiyetini bir hak olarak değil, belirli şartlara bağlı bir istisna / ayrıcalık olarak tanımlıyor. Oysa hak temelli yaklaşımda: Erişilebilir ulaşım = temel bir insan hakkıdır. Bu hak, bireyin bedensel kapasitesine göre sınırlanamaz. Bugünkü sistem ise şunu söylüyor: “Belirli bir engel türüne sahipsen ve belirli şartları sağlarsan, sana bir kolaylık tanırım.” Bu yaklaşım, doğrudan hak temelli değil, lütuf temelli bir sosyal politika anlayışıdır.

3) Engel Grupları Arası Ayrımcılık: En Kritik Sorun

Düzenlemenin en sorunlu yönü: Sadece ortopedik engelliler için genişleme yapılması. Bu ne anlama geliyor? Görme engelli birey → kapsam dışı, işitme engelli birey → kapsam dışı, zihinsel engelli birey → kapsam dışı, süreğen hastalığı olan birey → kapsam dışı. Bu durum açıkça şunu gösteriyor: Engellilik hiyerarşisi kuruluyor. Yani devlet fiilen şunu söylüyor: “Bazı engellilikler ulaşım hakkı için daha ‘geçerli’ kabul edilir.” Bu yaklaşım, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD) ve özellikle ayrımcılık yasağı ile eşitlik ilkesiyle doğrudan çelişir.

4) Ekonomik Sınırlar: Hakların Ticarileşmesi

2026 için belirlenen 2.873.900 TL sınırı, %40 yerli katkı şartı ve 10 yıl yeniden yararlanamama süresi şunu gösterir: Hak, ekonomik filtreye tabi tutuluyor. Bu ne demek? Yoksul engelli → fiilen erişemez, orta gelirli → zorlanır, sistem → sadece belirli kesime çalışır. Bu da sosyal devlet ilkesine aykırı bir sonuç üretir.

5) Bağımsız Yaşam Hakkı Açısından Değerlendirme

Ulaşım meselesi sadece araç meselesi değildir. Bu düzenleme aslında şunu belirler: Kim sosyal hayata katılabilir, kim çalışabilir, kim bağımsız yaşayabilir. CRPD’ye göre bağımsız yaşam hakkı (Madde 19) ve hareketlilik hakkı (Madde 20) devletin yükümlülüğündedir. Ama mevcut sistem bu hakkı paraya bağlar, yerli üretim şartına bağlar, engel türüne bağlar. Yani hak, koşullu ayrıcalığa dönüşür.

6) Sonuç: Reform Değil, Sınırlı Revizyon

Olumlu yön: Ehliyet alamayan ortopedik engelliler için önemli bir eşitlik adımı.

Sorunlu yönler:

· Engel türüne dayalı ayrımcılık devam ediyor
· Hak, hâlâ “istisna” olarak tanımlanıyor
· Ekonomik ve teknik şartlarla sınırlandırılıyor
· Bağımsız yaşam perspektifi eksik


Kaynak: Av. Aslı Aksu Eren’in konuya ilişkin hazırladığı bilgi notu esas alınarak düzenlenmiştir.

DEPREMDE EN KIRILGAN OLANI KORUYABİLİYOR MUYUZ?

DEPREMDE EN KIRILGAN OLANI KORUYABİLİYOR MUYUZ?

Doğal afetler herkesi etkiler.
Ama herkesi eşit etkilemez.

Bir önce ki yazım da belirttiğim gibi İYİ Parti’de görev yaptığım dönemde gerçekleştirdiğimiz “Doğal Afet ve İstihdam Süreçlerinde Engelliler” başlıklı çalıştayda, moderatörlüğünü Prof. Dr. Esra Akı’nın üstlendiği oturumda Düzenleyici ve Raportör olarak yer aldım. Masada yalnızca teknik veriler yoktu; hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide, en kırılgan olanların nasıl daha da kırılgan hale geldiğini ortaya koyduk.

Ve açık konuşmak gerekir:
Türkiye’de afet planları yapılırken engelli bireyler çoğu zaman sonradan hatırlanıyor.

Cihazlara Bağlı Bir Hayat ve Bir Elektrik Kesintisi

SMA hastası bir çocuğu düşünün.
Nefes alabilmek için ventilatöre bağlı.
Oksijen konsantratörü olmadan yaşamını sürdüremiyor.
Sekresyonları aspire cihazıyla temizleniyor.
Yutkunma refleksi yok.

Bu cihazların bir kısmı şarjlı, bir kısmı sürekli elektriğe bağlı.

Deprem oluyor.
Elektrik kesiliyor.
Bina hasar alıyor.
Tahliye gerekiyor.

Soru şu:
Sadece hastayı mı kurtaracağız, yoksa hayatını sürdüren cihazları da mı?

Doğal afet planlamasında bu soru hala net bir şekilde cevap bulmuş değil.

Tekerlekli Sandalyede Depremi Beklemek

Deprem anında tekerlekli sandalyeye bağımlı bir birey, tek başına hareket edemez. Zihinsel engelli bir birey, “çök-kapan-tutun” komutunu anlayamayabilir. İşitme engelli bir birey, siren sesini duyamaz. Görme engelli bir birey, panik içindeki kalabalıkta yönünü kaybedebilir…

Afet anında herkes için saniyeler önemlidir.
Engelli bireyler için ise o saniyeler hayati eşitsizlik üretir.

Toplumun büyük kısmı, afet öncesinde, afet sırasında ve sonrasında engelli bireylere nasıl yardımcı olacağını bilmiyor.
Kamu spotları yetersiz.
İşaret dili çevirisi çoğu duyuruda yok.
Acil uyarılar işitme engellilerin telefonlarına sistematik olarak iletilmiyor.

Dolayısıyla bu eksiklik bir teknik sorun değil; bir planlama zaafıdır.

Veriler Konuşuyor, Sistem Sessiz

Türkiye, deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülke.
1900’den bu yana 6.0 ve üzeri büyüklükte 200’ü aşkın yıkıcı deprem yaşandı ve on binlerce insan hayatını kaybetti. Ortalama olarak her yıl 6.0 ve üzeri bir depremle karşı karşıyayız.

Böylesi bir coğrafyada afet planları engelli bireyleri merkeze almıyorsa, o plan eksiktir.

Üstelik engelli nüfus oranına dair resmi verilerde bile ciddi çelişkiler bulunuyor. Engellilik oranı bir araştırmada %12’nin üzerinde açıklanırken, başka bir araştırmada %6.9 olarak duyurulabiliyor. Veri net değilse, planlama nasıl net olacak?

Afet yönetiminin belirsizliği kaldırmadığı gerçeği ortada iken ve özellikle de söz konusu olan insanların hayatı ise nasıl bir yol izlenecek?

Afet Yönetiminde “Kapsayıcılık” Bir Slogan Değil

AKUT Vakfı Başkanı Ali Nasuh Mahruki’nin çalıştayda altını çizdiği önemli bir gerçek vardı:
Engelli bireyler ve aileleriyle birlikte düşünüldüğünde bu mesele toplumun yaklaşık dörtte birini ilgilendiriyor.

Bu bir “özel grup” meselesi değil.
Bu, toplumun merkezine dair bir mesele.

Afet öncesinde veri bankalarının oluşturulması, Engel durumlarına göre özelleştirilmiş tatbikatların yapılması, Toplanma alanlarının erişilebilirliğinin denetlenmesi, Tahliye planlarının engelli bireyler gözetilerek tasarlanması, İşaret dili eğitiminin yaygınlaştırılması…

Tüm bunlar lüks değil, zorunluluktur. Bunun farkında hareket etmemiz gerekiyor.

Eğitim: En Güçlü Koruma Kalkanı

Afet bilinci sonradan öğrenilmez; önceden inşa edilir.

Eğitilebilir düzeyde zihinsel engelli bireylerin düzenli uygulamalarla afet davranış alışkanlığı kazanması, İleri düzeyde bilişsel yetersizliği olan bireylerin yakınlarının eğitilmesi, İşitme engelli bireyler için tercüman destekli programların yaygınlaştırılması, Deprem simülasyon merkezlerinin farklı illerde hayata geçirilmesi…

Bunların tamamı hayat kurtaracak adımlardır.

Her engel grubuna aynı çözümü sunmak yerine, her engel grubuna özgü çözüm üretmek zorundayız. Çünkü afet anında standart insan yoktur; Standart plan da olmamalıdır.

Erişilebilirlik: Afet Öncesinde Başlar

Evrensel tasarım ilkeleri sadece şehir estetiği meselesi değildir.
Rampası olmayan bir bina, Sesli uyarı sistemi bulunmayan bir istasyon, Altyazısız bir duyuru, Yetersiz aydınlatılmış bir toplanma alanı…

Afet gelmeden önce riski büyütür.

Engelli bireyler için güç kaynağı istasyonlarının oluşturulması, medikal ekipman temin zincirlerinin planlanması, işitme cihazı ve pil gibi hayati materyallerin yedekli düşünülmesi gibi adımlar afet sonrası kaosu azaltacaktır.

Bu süreçlerin en önemli temel taşı olan planlama, panik başlamadan yapılmalıdır.

Ortak Akıl Olmadan İlerleme Yok

MEB, AFAD, İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, yerel yönetimler ve engelli STK’ları birlikte hareket etmedikçe bu mesele çözülemez.

Afet yönetimi tek bir kurumun sorumluluğu değildir.
Bu, bir koordinasyon ve irade meselesidir.

Türkiye’de engellilere yönelik çok sayıda çalışma var.
Ancak kolektif ve sistematik bir çerçeveye oturtulmadığında, bu çalışmalar parçalı ve sınırlı kalıyor.

Kahramanmaraş Depremlerinde şahit olduğumuz üzere afet, koordinasyonsuzluğu affetmez.

Kişisel Tanıklığım

Bu çalıştayda raportör olarak yalnızca not tutmadım; bir gerçeğe tanıklık ettim:

Afet anında en kırılgan olanlar, planın dışında kalanlardır.

Bir annenin, ventilatöre bağlı çocuğuyla depremi nasıl atlatacağını bilmeden yaşadığı kaygıyı…
Bir işitme engelli bireyin acil uyarıyı alamama ihtimalini…
Bir tekerlekli sandalye kullanıcısının merdivenli bir tahliye planında yalnız bırakılma riskini…

Bunları görmezden gelemeyiz.

Sonuç Olarak;

Doğal afetler kader olabilir.
Ama hazırlıksızlık kader değildir.

Engelli bireylerin afet süreçlerinde korunması bir merhamet meselesi değil; bir hak ve planlama meselesidir. Eğer bu ülke afet gerçeğiyle yaşamayı öğrenmek istiyorsa, en kırılgan olanı merkeze almak zorundadır.

Ve şunu açıkça ifade ediyorum:

Eğer engelli bireylerin afet güvenliği konusunda sessiz kalan bir sistem varsa, o sessizliği bozmak bizim sorumluluğumuzdur.
Çünkü gerçek güç, en zayıf görüneni koruyabildiğimiz gün ortaya çıkar.

ENGELLİ İSTİHDAMINDA YENİ BİR YOL

ENGELLİ İSTİHDAMINDA YENİ BİR YOL

İYİ Parti’de STK İlişkilerinden Sorumlu Raporlama, Dokümantasyon ve Projeler Yöneticisi olarak görev yaptığım dönemde, 16 Ocak 2021’de; “Doğal Afet ve İstihdam Süreçlerinde Engelliler Çalıştayı”nı düzenleme ve iki masada da raportörlük yapma sorumluluğunu üstlendim. Bu çalıştay, sadece teknik bir politika toplantısı değil; sahadaki gerçeklerin, kırılganlıkların, umutların ve çözüm iradesinin aynı masada buluştuğu güçlü bir zemindi.

İş ve istihdam masasında; Mehmet Kızıltaş, Yıldıray Çınar, Fulya Ekmen, Turhan İçli ve Ersun Civan’ın katkıları, AB Delegasyonu Program Yöneticisi Mehmet Caner Demir’in gözlemleriyle birlikte, Türkiye’de engelli bireylerin çalışma hayatında karşılaştıkları yapısal sorunları bütün açıklığıyla ortaya koydu. Ben de bu sürecin hem düzenleyicisi hem raportörü olarak, sahadan gelen her cümleyi bir sorumluluk bilinciyle kayda geçirdim.

En Büyük Engel: Zihniyet

Çalıştayda en çarpıcı biçimde ortaya çıkan gerçek şuydu:
Türkiye’de engelli bireylerin önündeki en büyük engel çoğu zaman fiziksel değil, zihinseldir.

“Engelliler çalışamaz.”
“Ancak korumalı işyerlerinde bulunabilir.”
“Verim beklenmez, yeter ki oyalansın.”

Bu anlayış, iyi niyet kisvesi altında, engelli bireyleri üretimin ve karar mekanizmalarının dışına iten bir sistem üretmiştir. “Korumalı istihdam” modeli, bireyin sosyalleşmesini önceleyen ancak üretkenliğini, kariyerini ve ekonomik bağımsızlığını ikinci plana atan bir yaklaşım haline gelmiştir. Oysa bir bireyi korumak adına onu potansiyelinden mahrum bırakmak, başka bir tür dışlamadır.

Engelli bireyler bir “sosyal sorumluluk kalemi” değildir.
Onlar katma değerdir. Üretendir. Çalışandır. Yönetendir.

Mevzuat Var, Uygulama Yok

Türkiye’de engelli istihdamına ilişkin mevzuat şekli anlamda ciddi boşluklar barındırmamaktadır. Ancak uygulama alanında büyük sorunlar bulunmaktadır.

  • İşten çıkarılan bir birey işsizlik maaşı başvurusunu kısa sürede yapabilirken, engelli bir birey aylar süren belge ve prosedür süreçleriyle karşı karşıya kalabilmektedir.
  • İşe alım sonrasında erişilebilir ekipman eksiklikleri ve iş sağlığı güvenliği düzenlemeleri çoğu zaman görmezden gelinmektedir.
  • 15 yıl çalışma süresini dolduran engelli bireyler, bazı şirketlerde dolaylı emeklilik baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır.
  • Sosyal güvenlik sistemi engellilik oranını yüzdelik dilimlerle sınıflandırmakta; %50 ile %70 arasındaki fark, haklara erişimde ciddi uçurumlar yaratmaktadır.

Dolayısıyla burada hak, bir yüzdelik hesap değildir.
Hak, bireyin ihtiyacından doğar.

Engelliliğin; hafif, orta, ağır gibi fonksiyonel kategorilerle ve bireysel ihtiyaç odaklı değerlendirilmesi daha adil bir sistemin kapısını aralayacaktır.

Destekli İstihdam: Bir Modelden Fazlası

Çalıştayımızın en güçlü önerisi “Destekli İstihdam Modeli”nin Türkiye genelinde sistemli şekilde uygulanmasıdır.

Destekli istihdam;

  • Engelli bireyi yalnız bırakmayan,
  • İşvereni bilinçlendiren,
  • Aileyi sürece dahil eden,
  • İş koçları aracılığıyla mesleki uyumu sağlayan,
  • Sürekli takip ve rehberlik içeren bütüncül bir modeldir.

Bu sistemde iş koçları yalnızca işe yerleştirme yapmaz; bireyin potansiyeline uygun pozisyonu bulur, iş ortamında eşlik eder, uyum sürecini yönetir ve gerektiğinde destek sunar. Aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği açısından riskleri azaltır, iş kazalarını önleyici katkılar sağlar.

Uygulandığı örneklerde görüyoruz ki;
Engelli bireylerin verimliliği artıyor,
İşveren memnuniyeti yükseliyor,
Önyargılar yıkılıyor.

Ve en önemlisi, engelli bireyler “kota dolsun” diye değil, “değer kattıkları” için tercih ediliyor.

Tek Tip Yaklaşımın Yanlışlığı

Mesela pandemi döneminde tüm engelli bireyleri kapsayan sokağa çıkma yasakları ve evden çalışma uygulamaları, tek tip politikaların ne kadar sorunlu olabileceğini gösterdi.

Bazı engelli bireyler için evden çalışma büyük bir fırsat yaratırken, bazıları için sağlık sorunlarını artıran ve sosyal izolasyonu derinleştiren bir sürece dönüştü. Bu deneyim bize şunu öğretti:

Tüm engelliler aynı değildir.
Politika bireye göre şekillenmelidir.

Hak ve destek mekanizmaları; bireysel özelliklere, ihtiyaçlara ve tercihlere göre kurgulanmalıdır.

Kolektif Çalışma Olmadan Çözüm Yok

Türkiye’de engellilere yönelik çok sayıda proje, çalışma ve iyi niyetli girişim bulunmaktadır. Ancak bu çalışmalar kolektif bir sisteme oturtulamadığı için ya yerelde sınırlı kalmakta ya da uygulama aşamasına geçememektedir.

Devlet, özel sektör, sivil toplum, sağlık fakülteleri, rehabilitasyon merkezleri ve İŞKUR koordineli çalışmadıkça, sorunlar kısır döngüden çıkamayacaktır.

Destekli istihdam yalnızca bir model değil; bir zihniyet dönüşümüdür.

Korumalı Alanlardan Açık Topluma

Engelli bireylerin çalışma hayatındaki en büyük ihtiyacı, koruma değil; fırsattır.
Ayrıcalık değil; adalettir.
Kota değil; değer görmektir.

Bugün engelli bireylerin yaşadığı sorunlar yalnızca işe girmekle sınırlı değildir. İşe girdikten sonra yükselme fırsatları, ekipman erişilebilirliği, iş güvenliği hakları, sosyal güvenceleri ve saygınlıkları da aynı derecede önemlidir.

Toplumun algısı değişmeden, mevzuat uygulanmadan, destek mekanizmaları sistematik hale gelmeden gerçek bir eşitlik sağlanamaz.

Kişisel Sorumluluğum

Bu çalıştayda raportörlük yaparken yalnızca not tutmadım; tanıklık ettim.
Bir annenin kaygısına, bir çalışanın görünmeyen mücadelesine, bir işverenin tereddüdüne, bir uzmanın çözüm arayışına tanıklık ettim.

Şuna inanıyorum:

Engelli bireylerin istihdamı bir sosyal politika başlığı değildir; bir insan hakları meselesidir.
Ve insan hakları ertelenemez.

Kemal Ateş olarak, destekli istihdam modelinin ülke genelinde sistematik biçimde uygulanması, engellilik değerlendirmelerinin bireysel ihtiyaç odaklı hale getirilmesi ve kolektif bir çalışma mekanizmasının kurulması için atılacak her adımın takipçisi olmaya devam edeceğim.

Çünkü biliyorum ki;
Gerçek kalkınma, kimseyi geride bırakmadan mümkün olur.

Gerçek ilerleme ise, kimseyi geride bırakmayan toplumlarda mümkündür.

Unutulmamalıdır ki; engeller, bireylerin bedenlerinde değil, çoğu zaman zihinlerde ve sistemlerde büyür. Ve biz, o engelleri birlikte aşabildiğimiz gün gerçekten güçlü bir toplum olabiliriz.

Sonuç olarak; engelli bireylerin sessiz talebi, bizim yüksek sesimiz olmaya ihtiyaç duyarsa, kimse merak etmesin — biz o ses olur, o adalet çağrısını birlikte yükseltiriz, o umudu da büyütürüz!..

SİYASETİNİZ BATSIN!

Türkiye’de insanlar henüz maaş zammını almadan, o maaş en az 6 ay önce enflasyon karşısında eriyor. 2026 yılına girdik, asgari ücret 28.000 TL oldu. Resmî enflasyon 2025 sonu itibarıyla %31 olarak açıklandı ama gerçek enflasyon bunun en az iki katı. Bağımsız araştırma kuruluşları (ENAG) gerçek enflasyonun hâlâ %60-70 bandında olduğunu söylüyor. Peki aradaki farkı kim ödüyor? Milyonlarca emekçi, emekli, dar gelirli vatandaş…

Asgari ücrete bakalım. O da 28.000 TL, peki yoksulluk sınırı ne kadar? 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2026 itibarıyla 80.000 TL’yi aşmış durumda. Yani asgari ücretle çalışan bir insan, yoksulluk sınırının üçte birinden biraz fazla bir gelirle geçinmeye çalışıyor. Emekli maaşı ise en düşük 20.000 TL civarında – yoksulluk sınırının dörtte biri. Yani bu rakamlarla insanlar nasıl geçinir bilmiyorum!

Özellikle evini alamamış olan kesim… Ankara’da ortalama kira 25.000 TL’yi buldu. İstanbul’da bu rakam 30.000 TL’nin üzerine çıktı. Yani bir asgari ücretli, maaşının neredeyse tamamını kiraya verse bile geriye 3.000 TL kalıyor. Faturalar, mutfak masrafı, ulaşım derken… Diğer taraftan AKP Hükümeti ne yazık ki bankacılık ve inşaat sektörünü ayakta tutan politikalar uyguluyor. Bankalar rekor kârlar açıklarken, insanlar kredi kartı borçlarını ödeyemediği için icra dosyaları kabarıyor. 2026’da takipteki kredi kartı alacakları geçen yıla göre yüzde 30 arttı.

Evinde çocuğu okuyan ailelerin durumu daha da vahim. Bir üniversite öğrencisinin aylık ortalama masrafı (barınma, beslenme, ulaşım, kırtasiye) 25-30 bin TL civarında. KYK yurtlarında kalmak için kura çekiliyor, kurada çıkmayan öğrenci özel yurtlara mahkûm – ki onların fiyatı 20-25 bin TL’den başlıyor. Devlet yurdunda kalan öğrenciye verilen iaşe bedeli günlük 250 TL – bu parayla bir öğrenci günde iki öğün yemek dahi yiyemiyor hâlâ.

Hele ki evinde bakmakla yükümlü olduğu engelli bir birey varsa… Engelli maaşı 2026’da 4.500 TL civarında. Özel eğitim, rehabilitasyon, tıbbi malzeme derken bu paranın hiçbir karşılığı yok. Evde bakım maaşı alan aileler ise aylık 8.000 TL ile yetinmek zorunda – bu parayla ağır bakımlı bir engelli bireyin altını dahi değiştiremezsiniz.

Ne muhalefet bu konulara cesurca değiniyor, ne de hükümetin umrunda. Ana muhalefet partisinin derdi zaten başını aşmız, ekonomi vaatlerini açıklayamaz hale gelmiş… Kaldı ki meclis kürsüsünde bu tabloyu her gün haykıracak durumda dahi değiller. Diğer muhalif partilerin açıklamaları zaten havada kalıyor, sokaktaki insanın derdine derman dahi olmuyorlar.

Siyasiler, körün, herkesle aynı manzarayı gördüğü yerdeler.

Oysa bu manzara karşısında susan, seyreden, kendi hesabının peşinde koşan herkes aynı kirli oyunun parçası. Bu tablo karşısında susanlar; hükümetiyle, onu destekleyen partileriyle, muhalefetin sessiz kalanlarıyla… Haksız gücünüzle zalimsiniz. Ve sakın unutmayın haksızlığa uğrayanın çektiği sefaletin karşısında da ezileceksiniz. Çünkü adaletiniz sadece sahnede var. İnsan olabilmeyene yazık ki uzaksınız!

Dolayısıyla ne olacak bu ülkenin hali bilmiyorum ama bu hale gelmesinde hem iktidarın dayatmacı politikalarının hem de muhalefetin sessizliğinin, dahası dikkatli seçim tercihinde bulunmayan vatandaşlarımızın da çok suçu var.

İnsanlar ikinci, hatta üçüncü işi yapmak zorunda kalıyor hayatlarını idame ettirebilmek için. Sabah 7’de evden çıkıp gece 12’de dönen bir baba, çocuğunun büyüdüğünü göremiyor. Hafta sonu çalışan bir anne, ailesiyle bir kahvaltı sofrasında buluşamıyor. Giden sağlıklarından, yaşamlarından, biriktiremedikleri anılardan, hatıralardan; aileleriyle geçiremedikleri zamanlardan gidiyor. Türkiye’de bir işçi yılda ortalama 2.232 saat çalışıyor – OECD ortalamasının çok üzerinde. Peki bu fazla çalışmanın karşılığını alabiliyor mu? Hayır!

Oysa Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ne buyurmuştu: “Zulümden sakının, çünkü zulüm kıyamet gününde zifiri karanlıklardır.” (Müslim) Ama bugünün zalimleri, o karanlığı gölgede bırakacak bir vicdan yoksunluğuyla halkın sırtından geçiniyor. Adaleti sahneye hapsedenler, gerçek adaletin ilahi bir terazi olduğunu unutmuş görünüyor. Fakat bunu unutmayanların olduğunu da unutuyorlar.

Bu nedenle Türkiye’de siyaset kadar kirli ve sahte yüzlerin olduğu farklı bir alan ne yazık ki yok. Çünkü siyaset, insanların acısını görmezden gelme sanatı haline geldi. Rakamlar ortada, tablo net, feryatlar duyuluyor. Ama iktidar da muhalefet de kendi hesaplarının peşinde. Vatandaş ise bu kirli oyunun ortasında, ay sonunu getirmeye çalışırken kaybolup gidiyor.

Bu yüzden sizin SİYASETİNİZ BATSIN. ZULMÜNÜZLE İNŞA ETTİĞİNİZ BU DÜZEN, SAHTE ADALETİNİZ, SATILMIŞ VİCDANLARINIZ, İNSAN OLABİLMEYE UZAK YÜZLERİNİZ HEP BİRLİKTE BATSIN.

O ağır engelli çocuğu olan ailelerin durumu aklımda geldikçe gözlerim doluyor.

YAZIKLAR OLSUN SİZE!

Başkentin Kalbindeki Umut: Ankara Kent Konseyi

Bir engelli hakları savunucusu ve bu mücadelenin içinden gelen biri olarak, Türkiye’de engelli bireylerin hayatına dokunan kentsel hizmetlerde iyileşmeler olsa da, bu iyileşmelerin henüz yeterli ve sistematik olmadığını gözlemliyorum. Bu eksikliğin temel sebeplerinden biri, yerel yönetimler ile engelli sivil toplum girişimleri arasındaki ilişkinin, gerçek bir iş birliği ortaklığına dönüşememesidir.

Çoğu zaman, kamu kurumları nezdinde sivil toplum, “gerektiğinde fikri sorulan” ancak karar ve uygulama süreçlerine eşit bir partner olarak dahil edilmeyen bir konumda kalıyor. Bu iletişim, maalesef tek yönlü ve sürdürülebilir olmaktan uzak bir ritüele dönüşebiliyor. Oysa engelli dernekleri, vakıfları ve federasyonları, binlerce bireyin ve ailenin doğrudan sesi, sahada biriken sorunların ve çözüm önerilerinin en gerçekçi taşıyıcılarıdır.

Ankara, bu anlamda benzersiz bir potansiyele sahip. Sadece siyasetin değil, aynı zamanda engellilik alanında faaliyet gösteren sayısız sivil toplum platformunun, ağının ve uzmanlık merkezinin de başkenti. Bu yapılar, yerelden uluslararası düzeye kadar değerli çalışmalar yürütüyor, somut politika önerileri geliştiriyor ve uygulanabilir projeler hayata geçiriyor. Tüm kamu kurumlarının bu “canlı bilgi ve deneyim havuzundan” sadece sembolik olarak değil, politika yapım süreçlerinin merkezinde yer alan esas paydaşlar olarak faydalanması, hem verimliliği artıracak hem de toplumsal faydayı katlayacaktır.

İşte tam da bu kopukluğu giderebilecek, umut verici bir model var: Ankara Kent Konseyi ve onun en dinamik yapılarından biri olan Engelliler Meclisi. Benim de özel ilgi alanım ve yakından takip ettiğim bu meclis, farklı engellilik gruplarından bireylerin ve temsilcilerin, görüş ve ihtiyaçlarını doğrudan, aracısız ve eşit bir şekilde aktarabildikleri kapsayıcı bir platform sunuyor. (Tabii ki güçlendirilmesi gereken durumlar var.)

Bu yapı, katılımcı demokrasinin nadir örneklerinden biri. Tüm paydaşların eşit söz hakkına sahip olduğu bu ortam, “birlikte yönetişim”in somut bir örneği. Yalnızca yerel politikalara değil, ulusal hatta uluslararası söylemlere de yön verebilecek bir deneyim ve uzmanlık laboratuvarı aslında.

Burada Modeli İşleyişini Güçlendirmek İçin Atılması Gereken Bazı Somut Adımlar:

Önceikle imzalanan uluslararası sözleşmeler (BM Engelli Hakları Sözleşmesi gibi), artık güzel niyet beyanı olmaktan çıkarılmalı. Bunlar, somut, izlenebilir ve bağlayıcı iş birliği protokollerine dönüştürülmeli. Her kamu projesinde, engelli STK’ları erken planlama aşamasından itibaren zorunlu ve etkin paydaşlar olarak tanınmalı.

Sonrasında yerel yönetimler bünyesinde, engelli hakları ve erişilebilirlik konusunda uzmanlaşmış, sivil toplumla sürekli eşgüdüm halinde çalışan daimi ve yetkili birimler kurulmalı (varsa kesinlikle güçlendirilmeli). Bu iş birliğinin yürütülebilmesi için ayrılmış, şeffaf bütçe kalemleri mutlaka oluşturulmalı.

En önemlisi toplantılar “yapılmış olmak için” değil, somut çıktılar üretmek üzere kurgulanmalı. Erişilebilir bir toplu taşıma aracı, engelsiz bir park prototipi, yaygınlaştırılabilir bir erken müdahale programı veya bir istihdam kota rehberi gibi ölçülebilir hedefler konulmalı. Bu çıktılar düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalı ve mevcut meclis bünyesinde ki STK’lar tarafından izlenmeli ve takip edilmeli.

Ankara, Türkiye’nin kalbi. Burada filizlenen her iyi uygulama, tüm ülkeye yayılacak bir kelebek etkisi yaratma potansiyelini taşımaktadır. Bu etkinin gerçekleşmesi için tek koşul, üretilen politikaların ve var olan güzel niyetlerin insanların günlük hayatına dokunabilmesidir. İstihdam edilen bir birey, bağımsızca ulaşılabilen bir kütüphane, erken tanı alan bir çocuk… Asıl dönüşüm, işte bu somut ve dokunulabilir değişimlerle başlar.

Ankara Kent Konseyi ve Engelliler Meclisi, bize yol haritasını gösterebilir veya bu yol haritasını ortaya koyacak dinamikleri canlandırabilir. Bu modelin sahip olduğu birikimi ve ruhu, tüm kamu kurumlarına yaymak bir tercih meselesi değil,  zorunluluk haline gelmeli. Kurulan diyaloglar, kurumsal ve samimi bir iş birliği kültürüne dönüştürülmeli. Bunu başarmak, sadece engelli bireyler için değil! Aileleri için de; Daha adil, daha kapsayıcı ve daha insani bir gelecek inşa etmek isteyen hepimizin ortak sorumluluğudur.

İmzalanan Taahhütler ile Acı Gerçekler Arasında: Türkiye’de Engelli Hakları Karnesi

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ni 2009 yılında imzalayarak içeriye “artık her şey değişecek” mesajı veren Türkiye, bugün ne yazık ki devasa bir söylem-eylem uçurumuyla karşı karşıya. Uluslararası arenada verilen sözler, ülke içinde kâğıt üzerinde kalan düzenlemelere, oradan da tam bir uygulama felcine dönüşmüş durumda. Engelliler ve aileleri için hayat, bürokrasinin katı kuralları, siyasilerin reklam propagandaları, erişilemeyen binalar, görmezden gelinen ihtiyaçlar ve sürekli bir mücadele alanı haline gelmişken, hükümetin “engelsiz yaşam” vurguları havada kalan birer retoriğe dönüşüyor. Bu tabloya rağmen, muhalefet partileri yaklaşık nüfusun yüzde 36’sını dolaylı olarak etkileyen bu kritik toplumsal meseleyi, ikna edici ve sürdürülebilir bir politik öncelik haline getirmekte şaşırtıcı bir şekilde etkisiz kalıyor. Konu stratejik bir insan hakları mücadelesi olarak benimsenmekten uzak, seçim dönemlerinde hatırlanan bir “niş grup” temsili olmanın ötesine geçemiyor.

2021 “Erişilebilirlik Yılı”: Bir Propaganda Başarısı, Bir Haklar Felaketi
Bu uçurumun en çarpıcı örneği, 2021 yılının “Erişilebilirlik Yılı” ilan edilmesidir. Bir yıl boyunca etkinlikler, sempozyumlar, sosyal medya kampanyaları ve bolca afişle kutlanan bu yıl, ne yazık ki somut ve kalıcı bir değişim getirmedi. Erişilebilirliği sağlamayan kamu binalarına, işletmelere veya toplu taşıma araçlarına yönelik caydırıcı yaptırımlar neredeyse hiç uygulanmadı. Yasalarda var olan idari para cezaları, valiliklerce onaylanmadı veya uygulanmadığı için etkisiz kaldı. Sonuçta, 2021 yılı bir “farkındalık yılı” olmaktan öteye gidemedi; erişilebilir bir rampa, çalışan bir asansör veya erişilebilir bir web sitesi anlamında engellilerin hayatına dokunan somut bir kazanım sağlamadı. Bu durum, sorunların gerçekten çözülmek yerine, yönetilmek ve “görünür kılınmak” istendiğinin acı bir göstergesi oldu.

Hastalık Raporundan İnsan Hakkına Uzanan Çetin Yol
Bu ülkede engelli olmak, önce bir raporla kanıtlanması gereken bir kimlik haline getirildi. O meşhur “Engelli Sağlık Kurulu Raporu” için çıkılan yolculuk, hastane koridorlarında bitmek bilmeyen bir sınavdan farksız. Her bürokratik adım, her heyet önündeki muayene, kişiyi sadece tıbbi bir vaka olarak damgalayan, onu sadece teşhise indirgeyen bir süreç. O kâğıt parçası, haklara giden yolun anahtarı değil, aslında “sen bu kadar değersin” diyen bir mühür gibi. Ve her iki yılda bir bu aşağılanma tekrarlanıyor; her yenileme, “hâlâ yeterince engelli misin?” sorusunun yeniden sorulduğu bir güvensizlik hali.

Bu zorlu maratonu aşanların ulaştığı liman ise çoğu zaman bir hayal kırıklığı. Sosyal yardım denilen şey, aile gelirine sıkıştırılmış bir “lütuf”tan ibaret. Engelli birey, bağımsız bir vatandaş olarak değil, ailenin mali durumuna bağlı bir “yük” olarak görülüyor. Verilen para, insan onuruna yakışır bir yaşamı değil, ancak bir var olma mücadelesini karşılıyor. Hatta çoğunlukla onu da karşılamıyor. Ve bu sistemin en ağır bedelini, çoğunlukla kadınlar ödüyor. Çocuğuna bakmak için işini, sosyal güvencesini, kendi geleceğini feda eden anneler, sessiz sedasız bir yok oluşun içine itiliyor. Ve ne yazık ki onların kayıp yılları, hiçbir istatistiğe girmiyor.

Eğitimde ve İstihdamda Sistematik Dışlanma
Peki ya çocuklar? Eğitimdeki kopuş, en acımasız olanı belki de. Bir çocuğun okul kapısından içeri girebilmesi, “kaynaştırma” adı verilen o temel hak, okul idarelerinin ve RAM’ların önyargılı kararlarına takılıyor. “Sınıfın düzenini bozar”, “öğretmene ek yük olur” gibi gerekçeler, bir çocuğun sosyalleşme, öğrenme ve geleceğini inşa etme hakkının üzerine beton döküyor. Evde eğitim ise çoğu zaman eğitimsizlikle eşdeğer. Bu, sadece bir eğitim hakkı ihlali değil, bir neslin toplumdan koparılması, yeteneklerinin köreltilmesidir.

İş hayatına gelince, oradaki manzara “görünür kılınma”nın en acıklı hali. Kamuda, engelli kotası diye bir şey var, evet. Ama bu kota çoğu zaman liyakati değil, “raporu” istihdam ediyor. Görme engelli bir hukuk mezunu santralde, bedensel engelli bir mühendis arşivde, hizmetli kadroda… Bu, hem o bireye yapılan büyük bir haksızlık, hem de bu ülkenin beyin gücünü heba etmesidir. Özel sektör ise daha soğuk bir hesap yapıyor: Engelli çalıştırmama cezasını ödemek, birçok şirket için daha az maliyetli ve “problemsiz” bir seçenek. Şimdi bu toparlanmaya çalışılıyor fakat yetersiz. görüyoruz ki insan, bu denklemde de sadece bir maliyet kalemi.

Ve nihayet, her şeyin dijitalleştiği bir çağda, dijital uçurum en büyük ironiyi yaratıyor. E-devlet kapısı, engelliler için çoğu zaman kapalı. Hakeza UYAP sistemi de aynı. Ekran okuyucuların okuyamadığı siteler, alt yazısız kamu spotları, doldurulamayan formlar… Teknoloji “hayatı kolaylaştıracak” derken, engelliler için hayatı daha da erişilmez kılıyor. Bu, sadece bir teknik aksaklık değil, vatandaşlık bağının da koparıldığı yeni bir dışlanma biçimidir.

Sonuç: Siyaset Üstü Bir İnsanlık Sınavı
Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve yürürlüğe koyduğu yasalar, gerçek bir dönüşüm için gerekli ancak yeterli değil. İktidar, sorunları çözmek yerine sembolik hamlelerle yetinirken, muhalefet de bu devasa toplumsal meselenin hakkını veremiyor. Daha da çarpıcı olan, muhalefet partilerinin kendi iç teşkilat yapılarında dahi engellilerin ve deneyimli ailelerinin karar alma mekanizmalarına anlamlı katılımını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirememiş olmasıdır. Bu suskunluk ve etkisizlik, sorunu derinleştiren bir başka faktör.

Çözüm daha fazla “farkındalık projesi” değil. Çözüm, o hastane koridorlarında saatler geçiren insana saygı duymaktan başlıyor. Çözüm, engelli bireyi bir “yüzde” veya “yük” değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak görmekten geçiyor. Çözüm, muhalefetin de bu konuyu stratejik bir insan hakları mücadelesi olarak benimseyip, somut, takip edilebilir politika teklifleriyle ortaya çıkmasını ve ses getirmesini gerektiriyor.

Değişim, rampasız binaya ceza yazıldığını, engelli mühendisin mühendis olarak çalıştığını, bir annenin gelecek kaygısı duymadığını gördüğümüzde başlayacak. O gün gelene kadar, bu ülkede engelli olmak, sistematik bir yalnızlık ve mücadele hali olmaya devam edecek. Bu, hepimizin ortak utancı ve siyaset üstü bir insanlık sınavıdır.

GÖZLERİMDE YARINLAR DOLU!

GÖZLERİMDE YARINLAR DOLU!

Geçenlerde eşim, “Kilerdeki fazlalıklara bakıp boşaltalım mı?” dedi. Ben de “Tamam, yapalım,” dedim. Tüm eşyaları çıkardık ve tek tek hepsine baktık. Poşetler dolusu dosya, fikirler, etkinlik ve faaliyet planlamaları, yazılar ve daha nicesi… Her birini incelerken fark ettim ki, insanın öncelikleri zamanla gerçekten değişebiliyormuş. Ne heyecanlarla yazdığım projeler, üzerine titreyerek oluşturduğum dosyalar… Hepsini didik didik edip, sonra da yırttım. Çünkü üzülerek itiraf etmeliyim ki, artık bizim mahallede iyi fikirlere eskisi kadar yer kalmadı. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsan, bunu kendi çabanla ve kendi mücadelenle yapman gerekiyor.

Bu, bana yakın zamanda bir arkadaşımda gözlemlediğim bir şeyi hatırlattı. Kendisine de söylediğim gibi, bir iş yönetimi içinde tüm süreçlere son derece hakim. Üstelik sadece bilmekle kalmıyor, herkese yol da gösteriyor. Sorumluluk sahiplerini yönlendirme, eksiklikleri giderme… Neredeyse her şey ona danışılıyor. Daha da ilginci, iş uygulama aşamasına geçtiğinde de sahada, tam aktif. O kadar ki, ona “Neden bu konuda resmi bir adım atmıyorsun, neden bu sorumluluğu ve mevkii istemiyorsun?” diye sormaktan kendimi alamadım.

(Hoş, bizim yetkin olduğumuz alanlarda işin ehli olmayanlar öyle mevkileri dolduruyor ki… Şimdilik susmak, bunu kabul etmek anlamına gelmiyor bende; sadece izlemek anlamını taşıyor.)

O an bu sorumun nedenini tam kestirememişti, bunu çok iyi biliyorum. Ama o kurdu attım ortaya. Zaman içinde etkisini göstereceğini de umuyordum. Nitekim öyle de oldu. Bir süre sonra o mevkiiyi istediğini fark etti ve bu konuyu tekrar konuştuk. Çok iyi bir insan ve çok haklı! Düşünsenize, bütün işi siz yapıyorsunuz, o bilgiyi ve emeği siz ortaya koyuyorsunuz, ama o saygınlığı görmüyorsunuz. O saygınlığı gören ise, o işi hakkıyla bilmiyor. Şaka gibi…

Ne yazık ki bu durum, bizim gibi orta sınıf (bir ara öyleydik, umarım en azından hâlâ öyleyizdir) ülkelerin kurumlarında normalleşmiş, kanıksanmış bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Normalleşmesi acı verici, evet, ama daha da acısı, insanların bu gerçekle yaşamaya alışkın hale gelmiş olması. Acı ama gerçek.

Zaten bizim acı ama gerçeklerimiz hiç eksik olmaz.

Bu kadar kirlenmiş, kararmış; varlığını başkalarını kötüleyerek koruyan, birbirini satan, birbirinden çalan bir toplumda… Sadece parasını değil, zamanını, yaşamını, hayatını, yetmiyormuş gibi dününü, bugününü ve yarınını çalan bir düzende, acı ama gerçekler çok olmayacak da ne olacak!

Üzgünüm ama gerçekten böyle düşünüyorum. Ben bile bu “izleme” halindeyken çok ilginç şeylere şahit oldum. Üstelik kimsenin ayağına basan, işini zorlaştıran biri de olmadım hiç. Olmam da zaten. Çünkü ben, bana yapılan bir haksızlığa asla aynı şekilde, bir başka haksızlıkla karşılık vermem. Bunu orada burada konuşmam, açıp kimseye de anlatmam. Sadece izlerim.

Ve o kişi, benim kendisini izlediğimi fark ettiği an, aslında fark edemediği çok daha önemli bir şey vardır: Artık eski o olmadığı gerçeği. Tekrar söylüyorum; artık eski o olmadığı gerçeği…

Bunu gerçekten yaşar; çünkü bunu daha önce birkaç kez deneyimleme fırsatım oldu. Dolayısıyla, sonunda herkes kendi ettiğini bulur. Bu, değişmeyen bir hayat kuralıdır. Bu yüzden aşağıdaki söz çok değerlidir benim için:

“Allah sana kötülük yapanın cezasını verirken bazen senin görmeni istemez. İnsansın sonuçta; egona yenilip ‘oh olsun’ dersin de, içine fitne eklenir diye… Uzakta, sen görmeden halleder. Bazen de süreci uzatır. Sana unutturur. Ona ise yıllar sonra toplu bir ceza verir. Kimin, neyi, ne kadar hak ettiğini sen bilemezsin. Bilme ki düşman gibi pusuda bekleme! Sen sadece iyi insan olma mücadeleni artır.”

Tam bu kısmı yazarken Ezhel’in “Allah’ından Bul” şarkısı denk geldi iyi mi 🙂

Ve daha kimler geldi aklıma…
Cahit Abi… Cahit Parsadan. Ama öyle internetten aratınca çıkacak o Cahit Parsadan’dan bahsetmiyorum. Öyle basit bir adam, öyle biri değil zaten. Azmettiricisinin abisinin olduğunu yedi cihanın bildiği, Tuncay Özkan’ın kitaplarında Hirem Abas ve Kaşif Kozinoğlu gibi kahramanların özel görüşmelerinde onun ofisini kullandığı Cahit Parsadan’dan bahsediyorum. Öyle medyatik mafya babalarından bahsetmiyorum yani! Öyle boş bir adam değildi o. Şu dönemdekiler de mafya babası değil zaten. Öyle başka bir adamdı o. Anlayabilene!

Arada sırada arardı beni Cahit Abi. “Kemal’im, seni seviyorum oğlum!” demek için, sadece. Öyle güzel bir tonda söylerdi ki. Sadece bunun için bazen bende arardım Cahit Abiyi, sırf o cümleyi ve o sesini duymak için… Özel bir adamdı. Farklı bir adamdı. Oturup konuştuğunuzda etkilenmemeniz mümkün değildi! Emin olabilirsiniz. Yattığın yer nurla dolsun Cahit Abi!

…Sonra rahmetli Muhsin Ağabey geldi aklıma. Muhsin Yazıcıoğlu. Çok ama çok özel bir insandı. En son 21 yaşımdayken vefatından dört gün önce Sürmeli Otel’de yanındaydım. “Seçim biter bitmez danışmanlarımın arasına alacağım seni. Orada, onlarla, fikirlerini hayata geçireceksin,” derdi. Çok derin bir diyaloğum vardı onunla. Onu kaybetmiş olmaktan ötürü hâlâ öyle üzgünüm ki… Hayatımda bir daha onun gibi bir insanla karşılaşamayacağımı biliyorum. Ve bu, çok kötü bir duygu. Hem de çok. Bu dönemin hiçbir siyasi karakteri onun gibi olamaz. Kimse! Zaten o dava insanıydı. Çok başka bir adamdı o. Bugün bu yaşananlar onun zamanında yaşanamazdı. Anlatamazdınız bile! Yattığın yer nurla dolsun Ağabeyim!

Ve bir de Cengiz Dayım… Cengiz Yavuz. Ben seni hiç görmedim, Dayıcım. Ama Muhsin Ağabey seni öyle uzun uzun anlattı ki bana. En az yedi kez yan yana geldik Muhsin Ağabeyle ve daha neler anlattı. Hepsini olmasa da çoğu anılarınızı dinledim ondan. Abdullah Abi’yle yaşadığınız o anıyı, Abdullah Abinin kolunu kapıya sıkıştırdığın o günü anlatırken, hem benim gözlerim doldu hem de Muhsin Ağabeyin… Gülümseyerek, özlemle…

Seni tanımayı öylesine çok isterdim ki be Dayım. Hâlâ senin adının geçtiği her yerde annemin gözleri dolar. Buna engel olamaz. Sen başka bir adammışsın. Çok ama çok isterdim sesini duymayı. Çok isterdim be Dayıcım. Uyuduğun yer nurlarla dolsun!

…İşte böyle.

Biraz böyle konudan konuya oldu ama bugün böyle daha güzel. Ha bu arada unutmadan bir süre yazı yazmaya ara vereceğim. 7 ay kadar.

7 ay sonra görüşürüz…

Rahmetli Muhsin abi, sağ tarafta ise Rahmetli Abdullah Çatlı’nın annesi var.
Aklımızda ki insan yanımızda…

Güzel Şeyleri Paylaşmak Cesaret İster

Bazı sözler vardır… Hani hoşunuza gider ve Instagram veya WhatsApp’tan arkadaşınıza gönderirsiniz ya da hikaye olarak paylaşırsınız… İşte böyle sözleri okumayı ben de çok severim. Hatta “o söz, bu söz” dediğim bir söz de gelecek az sonra…

Son zamanlarda arkadaşlarımla böyle sözleri paylaşır olduk birbirimizle… “Başka işin mi yok?” diyeceksiniz, biliyorum. Ama başka işim olsa bile paylaşmak veya paylaşılanı okumak hoşuma gidiyor.

Ayrıca “Başka işin yok mu?” diyenlere lütufla: “İş” dediğiniz şey çok da önemli değil aslında. Ya da siz çok mu önemli “iş”ler peşindesiniz de bundan daha önemli olacak? Mesela siz! Etrafınızdaki insanları yeteri kadar hatırlıyor musunuz? Ya da soruyu değiştirelim. Etrafınızda ki insanları yeteri kadar unutmadınız mı? Ailenizi, çocuğunuzu, kardeşinizi, eşinizi… Güvendiğiniz dağları yeterince yakmadınız mı? Bu nedenle işim olsun veya olmasın… Ben güzel şeyleri paylaşacağım ve bundan asla geri durmayacağım. Bu denli de önemsiyorum. Çünkü insan, en sade hâline bile hava katmaya çalışır olmuş.

Gerçekten öyle düşünüyorum. Çünkü denk geliyorum, görüyorum. Olmadığı gibi görünenler var… Özür dileyerek biraz ileri gidiyorum… Yalan söylemeyi gündelik hayatının bir parçası hâline getirenler var… Hatta o yalanına gerçekmiş gibi inananlar var… Yalan olduğunu bile bile o yalanı söyleyene sarılanlar var… Açıkçası şahit oldukça, artık utanmaktan sıkıldığım o kadar çok şeyle karşılaşır oldum ki… Sadece gülümsüyorum.

Bu durumda gülümsüyor olmak ne kadar ilginç, değil mi? Düşünün, ne kadar çok insan var bu şekilde!

Neyse.

Gelelim o güzelim söze… Kimin yazdığını bilmiyorum ama gerçekten çok hoşuma gitti. Yakın arkadaşlarım bilir çünkü onlarla çoktan paylaşmıştım. Aynen paylaşıyorum:

“Allah sana kötülük yapanın cezasını verirken bazen senin görmeni istemez. İnsansın sonuçta; egona yenilip ‘oh olsun’ dersin de, içine fitne eklenir diye… Uzakta, sen görmeden halleder. Bazen de süreci uzatır. Sana unutturur. Ona ise yıllar sonra toplu bir ceza verir. Kimin, neyi, ne kadar hak ettiğini sen bilemezsin. Bilme ki düşman gibi pusuda bekleme! Sen sadece iyi insan olma mücadeleni artır.”

Eşsiz değil mi? Gerçekten eşsiz bir söz.

Biliyorsunuz…

Bazen şişedeki iki akrebe benziyor olabiliriz. Her biri diğerini öldürebilecek güçte olabilir ama bunu ancak kendi hayatı pahasına başarabilir.

İşte yukarıdaki o güzelim söz, bu kuralın olmadığı yerlerde hâlâ hüküm sürebiliyor. Çünkü insanlar çok değişti. İnsan hikâyeleri giderek sessizleşiyor ve yalnızlaşıyor… Çünkü insanlar çok değişti. İnsan hikâyeleri de öyle.

Aslında “insan” hikâyesini onarmaya, önce öyküsünü anlamayla başlar ve ilk olarak kendisiyle tanışır. Bu bazen şaşırtıcı sonuçlar doğurabilir. Bazen de üzücü. Ama sonunda kendi yolculuğunu yapmış olmaya… Bir limana varmaya… Belki bir limanı bulmaya benzetilir bu.

Her ne kadar insan dürtüleri haz odaklı olsa da, değerler bize ait olandır. O yüzden yaşamdaki değerlerinizi belirlemeniz bu bu değerlere sahip çıkmanızın önemli olduğunu düşünüyorum. Pek tabii her seçimin bedeli olduğunu bilmek ödemeye razı olmak da kıymetlidir.

Ama diyorsanız ki: “Haksızlık karşısında durmak sadece bana yapıldığında değil, yanımdakine de yapılsa bu durumu çözmeye çalışmak, harekete geçmek benim değerim…” Kazandırdıkları da olacaktır, kaybettirdikleri de. Bedelini ödemeye razı gelmeli insan baze şeylerin. Çünkü dünya hayatı burası; iyisiyle kötüsüyle dönüyor. Göze alabildiğin kadar varsın!

Mesela söylenen yalan, kandırdığın olay, aldattığın insan, arkasından iş çevirdiğin durum da öyle. Belki de bu sırada sormak lazım: Acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Acaba “insan” denince hatırlanıyor muyuz?

Hatırlanıyor muyuz veya hatırlanacak mıyız bilmiyorum ama çok iyi bildiğim bir şey var ki: Allah, iyi kullarını nankörlerle imtihan eder ama onlara yâr etmez!

Evet… Her an her şey olabilir! Devamlı iyi şeyler olmaz, her şey muhteşem de olamaz… Hep doğru karar veremezsin mesela. Muhakkak hata da yapacaksın, deneyecek ve yanılacaksın. Yeter ki hayatını bu olanlardan ibaret sanma. Her nasip, vaktin esirdir. Yeter ki hatana sarılı durma. Sen tüm bunların tamamısın. Bunu unutma!

Her Nasip Vaktine Esirdir

Neden “Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin Ülkemizde Yürürlülüğe Girmesinin 17. Yılı” önem arz etmektedir?

Engelli Hakları Sözleşmesi Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Aralık 2006 tarihli ve A/RES/61/106 tarihli kararıyla kabul edilmiş, imzaya açıldığı 30 Mart 2007 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin de aralarında bulunduğu 81 ülke tarafından imzalanmıştır. Ülkemiz, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesini 2009 yılında onaylayıp yürürlüğe koymuştur. Sözleşme, Türkiye’de 2009/15137 karar sayısıyla Resmi Gazetede yayımlanarak iç hukukun bir parçası haline gelmiştir.

Anayasamızın 90. maddesi gereği uluslararası sözleşmeler ulusal yasaların da üzerindedir. Sözleşmeye taraf olan devlet, iç hukukunu Sözleşmenin ilkelerine göre düzenlemek zorundadır. Bir başka deyişle; Türkiye’de Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi kanun hükmündedir.

Sözleşmenin en önemli özelliklerinden bazıları şunlardır:

  • Dünyanın “en büyük azınlığı” konumundaki engellilerin haklarının korunması için geliştirilmiştir.
  • Engelliliğin, insan çeşitliliğinin bir parçası olduğu fikrine dayanır.
  • Engelli bireylerin anayasasıdır.
  • Engellilerin insan hakları savunusunun temel uluslararası dayanağıdır.
  • Engellileri temsil eden sivil toplum kuruluşlarının (STK) katkısıyla çıkarılmıştır.
  • 21. yüzyılın ilk insan hakları sözleşmesidir.
  • Engelli kişilerin bir hak öznesi olarak ele alındığı ilk uluslararası bağlayıcı metindir.
  • Hazırlanması ile yürürlüğe girmesi arasındaki sürenin en kısa olduğu Birleşmiş Milletler sözleşmesidir.
  • 2018 yılı itibariyle 162 ülke bu sözleşmeye taraftır.
  • Toplam 50 maddeden ve 1 ihtiyari protokolden oluşur.
  • Engellileri merhamet nesnesi değil hak öznesi sayar.
  • Amacı, yeni hak ve özgürlükler yaratmak değil, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan sözleşmelerde zaten var olan hakları engellilik bağlamında yeniden düzenlemektir.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin Türkiye’de yürürlüğe girmesinin 17. yılı, toplumsal bilinç ve hak savunuculuğunun ne denli önemli olduğunu bir kez daha vurguluyor. Bu sözleşme, engelli bireylerin insan hakları ve temel özgürlüklerine tam ve eşit şekilde ulaşmalarını sağlama amacıyla oluşturulmuş, dünya genelinde devrim niteliğinde bir adım olarak kabul edilmiştir. Türkiye’nin bu sözleşmeyi 2009 yılında onaylayarak ulusal hukukuna dahil etmesi, engelli bireylerin toplumsal hayata katılımını güçlendirmek adına atılmış büyük bir adımdır.

Engelli bireylerin haklarının korunması ve yaşam kalitelerinin artırılması konusunda farkındalığın her geçen yıl artması, Türkiye’nin de bu konuda sorumluluklarını yerine getirdiğinin bir göstergesidir. 17 yıllık süreçte gerçekleştirilen yasal düzenlemeler ve toplumda gelişen bilinç, engelli bireylerin yaşamını daha erişilebilir ve eşit kılma yolunda önemli bir ilerlemeyi işaret ediyor.

Bu sözleşmenin 3 Aralık ve yıldönümü gibi tarihlerde, aynı zamanda bir muhasebe zamanı olarak değerlendirilmelidir. Mevcut durumun analizi ve eksik kalan noktaların tespiti, engelli haklarının tam anlamıyla hayata geçirilebilmesi için önem taşımaktadır. Böylelikle, engelli bireylerin toplumun bir parçası olarak var olmaları ve haklarına tam anlamıyla sahip çıkmaları sağlanabilir.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesinin 17. yılı, Türkiye’nin insan hakları ve eşitlik yolunda kat ettiği mesafeyi hatırlatan ve ileriye dönük adımlar atma gerekliliğini bizlere hatırlatan önemli bir kilometre taşıdır.