İmzalanan Taahhütler ile Acı Gerçekler Arasında: Türkiye’de Engelli Hakları Karnesi

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ni 2009 yılında imzalayarak içeriye “artık her şey değişecek” mesajı veren Türkiye, bugün ne yazık ki devasa bir söylem-eylem uçurumuyla karşı karşıya. Uluslararası arenada verilen sözler, ülke içinde kâğıt üzerinde kalan düzenlemelere, oradan da tam bir uygulama felcine dönüşmüş durumda. Engelliler ve aileleri için hayat, bürokrasinin katı kuralları, siyasilerin reklam propagandaları, erişilemeyen binalar, görmezden gelinen ihtiyaçlar ve sürekli bir mücadele alanı haline gelmişken, hükümetin “engelsiz yaşam” vurguları havada kalan birer retoriğe dönüşüyor. Bu tabloya rağmen, muhalefet partileri yaklaşık nüfusun yüzde 36’sını dolaylı olarak etkileyen bu kritik toplumsal meseleyi, ikna edici ve sürdürülebilir bir politik öncelik haline getirmekte şaşırtıcı bir şekilde etkisiz kalıyor. Konu stratejik bir insan hakları mücadelesi olarak benimsenmekten uzak, seçim dönemlerinde hatırlanan bir “niş grup” temsili olmanın ötesine geçemiyor.

2021 “Erişilebilirlik Yılı”: Bir Propaganda Başarısı, Bir Haklar Felaketi
Bu uçurumun en çarpıcı örneği, 2021 yılının “Erişilebilirlik Yılı” ilan edilmesidir. Bir yıl boyunca etkinlikler, sempozyumlar, sosyal medya kampanyaları ve bolca afişle kutlanan bu yıl, ne yazık ki somut ve kalıcı bir değişim getirmedi. Erişilebilirliği sağlamayan kamu binalarına, işletmelere veya toplu taşıma araçlarına yönelik caydırıcı yaptırımlar neredeyse hiç uygulanmadı. Yasalarda var olan idari para cezaları, valiliklerce onaylanmadı veya uygulanmadığı için etkisiz kaldı. Sonuçta, 2021 yılı bir “farkındalık yılı” olmaktan öteye gidemedi; erişilebilir bir rampa, çalışan bir asansör veya erişilebilir bir web sitesi anlamında engellilerin hayatına dokunan somut bir kazanım sağlamadı. Bu durum, sorunların gerçekten çözülmek yerine, yönetilmek ve “görünür kılınmak” istendiğinin acı bir göstergesi oldu.

Hastalık Raporundan İnsan Hakkına Uzanan Çetin Yol
Bu ülkede engelli olmak, önce bir raporla kanıtlanması gereken bir kimlik haline getirildi. O meşhur “Engelli Sağlık Kurulu Raporu” için çıkılan yolculuk, hastane koridorlarında bitmek bilmeyen bir sınavdan farksız. Her bürokratik adım, her heyet önündeki muayene, kişiyi sadece tıbbi bir vaka olarak damgalayan, onu sadece teşhise indirgeyen bir süreç. O kâğıt parçası, haklara giden yolun anahtarı değil, aslında “sen bu kadar değersin” diyen bir mühür gibi. Ve her iki yılda bir bu aşağılanma tekrarlanıyor; her yenileme, “hâlâ yeterince engelli misin?” sorusunun yeniden sorulduğu bir güvensizlik hali.

Bu zorlu maratonu aşanların ulaştığı liman ise çoğu zaman bir hayal kırıklığı. Sosyal yardım denilen şey, aile gelirine sıkıştırılmış bir “lütuf”tan ibaret. Engelli birey, bağımsız bir vatandaş olarak değil, ailenin mali durumuna bağlı bir “yük” olarak görülüyor. Verilen para, insan onuruna yakışır bir yaşamı değil, ancak bir var olma mücadelesini karşılıyor. Hatta çoğunlukla onu da karşılamıyor. Ve bu sistemin en ağır bedelini, çoğunlukla kadınlar ödüyor. Çocuğuna bakmak için işini, sosyal güvencesini, kendi geleceğini feda eden anneler, sessiz sedasız bir yok oluşun içine itiliyor. Ve ne yazık ki onların kayıp yılları, hiçbir istatistiğe girmiyor.

Eğitimde ve İstihdamda Sistematik Dışlanma
Peki ya çocuklar? Eğitimdeki kopuş, en acımasız olanı belki de. Bir çocuğun okul kapısından içeri girebilmesi, “kaynaştırma” adı verilen o temel hak, okul idarelerinin ve RAM’ların önyargılı kararlarına takılıyor. “Sınıfın düzenini bozar”, “öğretmene ek yük olur” gibi gerekçeler, bir çocuğun sosyalleşme, öğrenme ve geleceğini inşa etme hakkının üzerine beton döküyor. Evde eğitim ise çoğu zaman eğitimsizlikle eşdeğer. Bu, sadece bir eğitim hakkı ihlali değil, bir neslin toplumdan koparılması, yeteneklerinin köreltilmesidir.

İş hayatına gelince, oradaki manzara “görünür kılınma”nın en acıklı hali. Kamuda, engelli kotası diye bir şey var, evet. Ama bu kota çoğu zaman liyakati değil, “raporu” istihdam ediyor. Görme engelli bir hukuk mezunu santralde, bedensel engelli bir mühendis arşivde, hizmetli kadroda… Bu, hem o bireye yapılan büyük bir haksızlık, hem de bu ülkenin beyin gücünü heba etmesidir. Özel sektör ise daha soğuk bir hesap yapıyor: Engelli çalıştırmama cezasını ödemek, birçok şirket için daha az maliyetli ve “problemsiz” bir seçenek. Şimdi bu toparlanmaya çalışılıyor fakat yetersiz. görüyoruz ki insan, bu denklemde de sadece bir maliyet kalemi.

Ve nihayet, her şeyin dijitalleştiği bir çağda, dijital uçurum en büyük ironiyi yaratıyor. E-devlet kapısı, engelliler için çoğu zaman kapalı. Hakeza UYAP sistemi de aynı. Ekran okuyucuların okuyamadığı siteler, alt yazısız kamu spotları, doldurulamayan formlar… Teknoloji “hayatı kolaylaştıracak” derken, engelliler için hayatı daha da erişilmez kılıyor. Bu, sadece bir teknik aksaklık değil, vatandaşlık bağının da koparıldığı yeni bir dışlanma biçimidir.

Sonuç: Siyaset Üstü Bir İnsanlık Sınavı
Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve yürürlüğe koyduğu yasalar, gerçek bir dönüşüm için gerekli ancak yeterli değil. İktidar, sorunları çözmek yerine sembolik hamlelerle yetinirken, muhalefet de bu devasa toplumsal meselenin hakkını veremiyor. Daha da çarpıcı olan, muhalefet partilerinin kendi iç teşkilat yapılarında dahi engellilerin ve deneyimli ailelerinin karar alma mekanizmalarına anlamlı katılımını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirememiş olmasıdır. Bu suskunluk ve etkisizlik, sorunu derinleştiren bir başka faktör.

Çözüm daha fazla “farkındalık projesi” değil. Çözüm, o hastane koridorlarında saatler geçiren insana saygı duymaktan başlıyor. Çözüm, engelli bireyi bir “yüzde” veya “yük” değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak görmekten geçiyor. Çözüm, muhalefetin de bu konuyu stratejik bir insan hakları mücadelesi olarak benimseyip, somut, takip edilebilir politika teklifleriyle ortaya çıkmasını ve ses getirmesini gerektiriyor.

Değişim, rampasız binaya ceza yazıldığını, engelli mühendisin mühendis olarak çalıştığını, bir annenin gelecek kaygısı duymadığını gördüğümüzde başlayacak. O gün gelene kadar, bu ülkede engelli olmak, sistematik bir yalnızlık ve mücadele hali olmaya devam edecek. Bu, hepimizin ortak utancı ve siyaset üstü bir insanlık sınavıdır.