Mart’da Ölmek Zor

berkinelvan

“Güneş gibi doğan Gezi olaylarının gölgesinde yeni bir ağaç daha filizlendi tarihe…  Ağlamanın tarifi olmuyor işte.”

“Sadece bunu anlatmak için yaşayabilir insan ya da bunu yaşatmak için yazabilir bir kitabı. “

Ya da adına sadece “Berkin Elvan” koyup içini boş bırakabilir kitabın.

“Düşünmediğimiz şey, kendi yaşamının en iyi bölümünü arkada bıraktığı belki de.”

“Bu ülkede, bu dünyadaki en büyük acı; Bu ülkenin ve bu dünyanın şahidi olmak… Belki de.”

Ama daha büyük bir acı var ise; Che Guavara’nın dediği gibi: Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar; Ya ölmeli cellatlar, ya da hiç doğmamalı çocuklar.

Diyelim doğdu, diyelim büyüyor ve yaşamının en güzel, en cıvıl anında öldürüyorlar onu!

Annesini ve babasını nasıl tanımlarsınız? Onlara hangi isimleri uygun göreceksiniz. Hani anne veya babanız öldüğünde yetim ya da öksüz deniyor. Eşiniz öldüğünde dul. Ama çocuğu ölen birini nasıl tanımlayacaksınız. Öyle bir kelime var mı?

YOK!

&

Bugün 12 Mart!

İstiklal Marşının ve Berkin Elvan’ın Doğum Günü…

KORKMA!

BERKİN ELVAN
BERKİN ELVAN

En Acı Yük

Bir Babanın En Acı Yükü…

Nejat İşler’in sağlık durumunun yapılan açıklamalardaki gibi iyiye gitmediği iddia ediliyor. İmar planları hazırlanan Okmeydanı’nda tapu dağıtımlarına başlandı. Dolar bürolara yaradı ve cirolarda %40’a yakın artış oldu. Otomotiv pazarı yıla %8 düşüşle başladı. Home of yolsuzluk ya da home of paralel! Dönemini aşmak üzereyiz. Gelir vergisi tebliğ taslağında kira geliri elde eden gurbetçiler unutuldu. Yeni yargılamaya 2. Ret, emniyette deprem devam ediyor. Öcalan gazetecilerle görüşecek, usulüne göre yumuşatacak. Meclis denetimi engelliyor, “özel yetki” lağvediliyor. Suriye çocuklarına işkence yaparken, Türkiye halkını fişliyor. Turpun büyüğü heybede, toplum sarı kart gösteriyor…

Artık Türkiye’de her şey o kadar hızlı gelişiyor ve değişiyor ki; Herhangi bir işi sistemize ederek entegrasyonel bir yapıya oturtmak oldukça zor. Sürekli değişime ayak uyduran bir zihin haritası çizilmiş ve hangi kitap çıkarsa çıksın, hepsi bizim için yazılmış sanki. Her şeyin ucu, öyle veya böyle bize de dokunuyor. Çünkü siyaset, sistemini kuramadığı bu enteresan yönetim yapısının her ayağında, her bacağında; Vücudun her bir noktasında varlığını adeta bir kemirgen gibi devam ettiriyor.

Kemirgen gibi dedim: TUBİTAK, TBMM’nin bilgisayar ağına 7 farklı hesaptan dış bağlantı yapıldığını ispatlamış. Bu yetkiyi kimlerin kullandığı bilinmiyor. Kişisel bilgilere erişilebiliyor ve bunu yazanların “çılgınlık” yaptığı söyleniyor.

490-250

Cumhurbaşkanımız ise, “kızım sana söyledim, gelinim sen anla” anlayışını devam ettiredursun. Benzeri liderleri tarih kitaplarında okuyabilirsiniz; Fazla değil birkaç sayfa okuyun yeterli.

v201110230035060640975.mp4

Peki böylesi karmaşık, her şeyin günü birlik yaşandığı ve günü birlik önlemlerin alındığı bir ülkede biz neyi unuttuk? Gerçekten, çok samimi soruyorum; İnsanların neredeyse tüm hayatlarını en ince ayrıntısına kadar paylaşma noktasına geldiği sosyal medya varken! Kendi cevapları doğru olsa bile karşı tarafın yaptığını doğru kabul eden bir toplum olarak neyi unuttuk ve boş verdik. Gerçekten ya! Vicdanımızı nerede çiviledik?

karikatur_bir_babanin_en_aci_yuku_h40134

5 Şubat’ta, Van’da, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Çeli mezrasında oturan Taş ailesinin 3 yaşındaki küçük çocukları Muharrem, yüksek ateşle aniden rahatsızlandı.

Yollar kar nedeniyle kapalı olduğu için ailesi Muharrem’i hastaneye götüremedi. Yalnızca ilgilileri arayarak yardım isteyebildiler. Görevliler gelir umuduyla beklerken Muharrem gece 02:00 sularında hayatını kaybetti.

Kapalı yolu da 4 saat yürüyerek ulaşan yakınları minik Muharrem’in cenazesini bir çuvala koyup sırtlarında taşıyarak 16 kilometre uzaklıktaki Yalınca köyüne geldi.

Minik çocuğun cenazesini bir çuvala koyup,

Sırtlarında taşıyarak 16 kilometre yürüdüler.

Yardım gelemediği için bir baba evladını,

Sırtında çuval ile 16 kilometre taşıyor…

oglunun-cenazesini-cuvala-koyup-sirtinda-tasidi-4030821-300x168

Ölümünde herkesin suçu bulunduğunu düşündüğüm bu olay 5 Şubat 2014’de Türkiye’de yaşanıyor…

Son Dans

Dooz doooz dooooz, wööl wöööl wööööl…

Erol abinin sesinin güzelliğine takılıp paylaştığı, Esra’nın radyoda dinleyip tanıştığı, hayran kaldığı ama bulamadığı ve sanıyorum Erol abinin paylaşımı ile bulduğu ünlü Fransız şarkılarının yeni Zaz’ı…

Indila… ile Derniere Danse…

Şarkı süper. Sözleri muhteşem.

Şarkının Son Dansı, Indila ile yaşam buluyor. Son Dans’ın evvel ki sözleri daha etkileyici olsa da yeni hali de eşsiz ve oldukça uyumlu. Hatta mükemmel ötesi olmuş. İnsanı dinlerken tüyleri ıslanan martı gibi yapıyor ve bir şarkı daha merhaba diyor hayatıma…

Esasen, bu kadar çok acı vermesine rağmen yine bu kadar çok seven insanların fazlaca olduğunu düşünüyorum. Her ne olursa olsun içinde ki ben’e… gülümse diyenlerin… İçindeki umudu, sevinci yaşatanların; Hep dışarı çıkmaya çalışan hüzne inat gülümsemeye gayret gösterenlerin severek dinledikleri bir şarkı olduğunu düşünüyorum.

Kısacık bir şarkının, anlattıklarının bu kadar derin olması beni şaşırttığı gibi sizleri de çok şaşırtacaktır eminim. Düşünsenize, bir şarkı ile dünyayı dolaşan tatlı bir hüzün bu.

Budur benim şarkım; Kalbimin derinlerinden gelen tatlı bir ses. Paris’te bir kadının hüznünü anlatan bu tını; bir adamın gece yarısını alabiliyor.

İşte “Son Dans” a ait hikâyenin gerçek sözleri… İşte hikâyeyi başlatan sözler…

Fakat öncesinde dünyayı dolaşan o tatlı hüznü dinleyiniz…

Dinlemek için Tıklayınız
Dinlemek için Tıklayınız

 

Derniere Danse

Son Dans

Bedeninde çok dolaştım
Yüzünü çok defalar okşadım
Altın buldum
Ve yıldızlar, gözyaşlarını kuruturken
Davranışlarının saflığını ezberledim
Bazen onları çizerim
O benim bir parçam

Sadece son bir dans istiyorum
Bir olalım gölgelerden önce
Bir baş dönmesi, sonrası sessizlik
Tek istediğim son bir dans

Çok erken tanıdım onu, bu benim suçum değil
Ok çoktan derimi deldi
Bu, kaybolmayan bir acı
Acıttığı kadar güzelleşen
Ama olan biteni biliyorum ve artık çok geç
Gözlerinden anlaşılıyor uzun mu uzun bir yolculuğa
Hazırlandığı

Yarın ölebilirim, bu hiçbir şeyi değiştirmez
Ellerini tutmuştum
Normal birine fazla gelecek
Bir mutluluk kalbime demir atmıştı
Ve onun hiçbir şey söylemeden gidişini izledim
Nefes alması bile yeter
Hayatımı renklendirdiğin için teşekkürler

Ben Bir Posta Puluyum

TARİHİ YAŞATAN KOLEKSİYON

PTT PUL MÜZESİ

pttpulmuzesi1

Ankara Ulus Meydanının hemen Gençlik Parkına doğru inen köşesinde PTT’ye ait Pul Müzesi olduğunu fark etmiştim. Önünden araçla veya otobüsle her geçişimde de inip görmek istiyordum ve bunu da nihayet geçen hafta, Kayseri’ye gitmeden evvel gerçekleştirdim.

pttpulmuzesi2

Müze, Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü bankası olan tarihi Emlak ve Eytam Bankasının binası devralınarak 2013 yılında restore edilmiş ve dönemin sonlarına doğru da açılmış. Modern müzecilik anlayışı ile tasarlanan binada Dünya Pulları, Osmanlı Devleti Pulları, Anadolu Hükümeti Pulları, Türkiye Cumhuriyeti Pulları ve 7 ayrı temadan oluşan Tematik Pullar sergilenmekte. Ayrıca; Geçmişten Günümüze Posta, İstiklal Harbinde PTT ve Nostaljik PTT alanları da müzede gezilebilecek bölümler arasında sizi bekliyor…

pttpulmuzesi3

Nostaljik görüntüler bir anda sizi geçmişe götürürken, dijital sergiler de üzerinizde adeta şok etkisi yaratıyor. Mesela müzenin ana girişinden girer girmez sağ tarafta görsel temalı bir yazılım mevcut: El hareketleriyle tarihi kitapları seçerek inceleme şansı buluyorsunuz. Bazen aksayabiliyor ama bu aksamanın düşünülen dijital sunum karşısında pek bir önemi kalmıyor… Ben yanımda fotoğraf makinesi götüremedim fakat yine de fotoğrafını paylaşıyorum:

pttpulmuzesi4

Tarihe tanıklık eden bu koleksiyonda Tarihten Mektuplar da mevcut: Örneğin; Asurca Mektuplar, Hitit Mektupları, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in İslâm’a Davet ve Tebliğ Mektupları, Osmanlı Mektupları, Cepheden Mektuplar ve Atatürk’ün Mektupları…

pttpulmuzesi5

Fotoğrafta da gördüğünüz gibi: Tarihi yaşatan kültürel bir tutku olduğunu bilinçaltınız işliyor fakat müze bunun iliklerinize kadar işlendiği hissini veriyor…

pttpulmuzesi9

pttpulmuzesi6

pttpulmuzesi10

Osmanlı Devleti, 1863 yılında ilk posta pulunu basıp kullanmaya başladığı için Asya’da yapışkan pulu basan ikinci bağımsız devlet statüsüne de sahip olmuş. Hatta Konstantinopolis matbaasında tasarlanarak basılmış pullar var. Yazımı tamamıyla Türkçe olup Arapça el yazısı kullanılmış. Yine PTT Pul Müzesi sitesinde görmek veya gerçeğine dokunmak isterseniz Müze’de ilk Türk pulu ve sonrasında tedavüle çıkarılan Osmanlı Devleti Pullarının örneklerini inceleyebilirsiniz.

pttpulmuzesi7

Filateli Hizmetinin bir gereği olduğunu düşündüğüm PTT Pul Sergisi bir yandan Pul Kültürünü çok iyi benimsetirken bir yandan da Tarihi yaşatan bu kültürel tutkunun “1840’dan bu yana filateli…” olduğunu tekrar tekrar gözler önüne seriyor…

Tarihe Tanıklık Eden Koleksiyonlar ile yüzünüzde farklı bir tebessüm yaratan bu tarihi yolculuk; Yine tarihinin farklı bir hissiyatını yüz ifadelerinize şu mısralar ile yansıtıyor…

pttpulmuzesi8

Bir kâğıt parçası zannetmeyin beni…

Usta ellerde sabırla işlenip hayat bulur ruhum…

Bir zarfın köşesinde başlar tarihe yolculuğum…

Bazen hüznü, bazen neşeyi taşısa da mektuplar…

Ben geçtiğim her duraktan yeni anlamlar toplar dururum…

Ne zaman ki beni özenle saklayacak bir el bulsam,

Bütün değerlerim ve güzelliğimle ona telim olurum…

Ben bir posta Puluyum…

pttpulmuzesi11Kemal Ateş – Tarihe Yolcuğumuz devam edecek…

17.02.2014 – 16:55

PTT Pul Müzesi 
Adres: Anafartalar Mah.Atatürk Bulvarı No: 13 Ulus / ANKARA
Telefon numaraları
Müdür  0312-560-6047
Ofisler  0312 -560-60-48/49

HIÇGIDIK :)

YAVRU ÇITA EGEM

Yaşam raftaki yerini alıyor. Birer birer düşüyor görüntüleri bugünden geriye. Sahnenin perdesinde ise önce bir evlilik belirir, ağabeyin önce bir ev reisi olur; Sonra bir çocuk görünür küçücük, mırıldanır tatlı tatlı, kucaklarsın ve hayatın farklı bir anlamını keşfedersin.

Sen ise ekranda oynadığını zannedersin ama asıl heyecanın gelecekte olduğunu fark edersin. Görmek istediğin yeni yerler, tanışmak istediğin yeni insanlar ve yaşamak istediğin yeni heyecanlar vardır. Bu yaşam döngüsünün yepyeni oluşumu içindeki en farklı soluk ise; Artık ağabeye sadece kardeş değil, evladına bir amca, daha önemlisi bir baba olmandır.

Babanın ilk oğlunun adı Ege’dir. Ege ise neşeli bir geleceğin yansımasıdır…

egevideo
EGEM’in videosu için Tıklayınız

O hayatımızda tatlı bir hıçgıdık. Yaşamış ve yaşayan erkeklerin en karizmatiği ve en yakışıklısı;

Çünkü henüz bebekliğinde tatlı bir tarzı, görmezden gelemeyeceğiniz mimikleri, kusursuz bir yüz ifadesi ve eşsiz bir gülüşü var. Doğal olarak aşina oluyorsunuz ve yavru çıtam dünyaya gelmeden onu hissediyor, ona hazırlanıyorsunuz…

Şeyma, Rahmi ve Kemal'in videosu için TIKLAYINIZ
Şeyma, Rahmi ve Kemal’in videosu için TIKLAYINIZ

İşte Ege‘nin geleceğine heyecan duyan bir annenin yanında bu geleceği süslemek isteyen bir babanın görüntüleri… Onların öyküleri ve bugün ulaştıkları noktalar gerçekten nefes kesici; Her ikisi de benim için bir dünyaya bedel…

1375122_10151773111374862_706128643_n (1)

Aslında anne – babalar çocuklar dünyaya geldikten sonra tüm cephelerde savaşan kahramanlar gibidirler. Bu nedenle henüz yolun çok başındalar. Her bir aşamadaki öğrenme ve becerilerin kazanılmasını ilmik ilmik oya gibi işleyerek kazanacakları süreçlerin sonucunda, gelecekten bekledikleri başarı ve mutlulukla dolu yeni bir yaşamla buluşmalarına Egem yardımcı olacaktır ve yine Egem tüm hayatımızı değiştirerek ihtiyacımız olan farkındalığı sağlamayı başarmış bulunmaktadır.

886737_10151860602474862_1991664792_o

Ailesi olarak biz de onun hayatından belirli zamanları ve kesitleri yaşamak; Onun oyun zamanını yolculuk tüneli gibi işleyen bir yaşama çevirmek ve onun yaşama sevincine ortak olmak istiyoruz…

1899768_271002223057239_632126053_o

Çünkü bizim dünyamızın artık yeni bir kum, yeni bir güneş ve yeni bir denizi var…

… Amcası, Kemal 😉

Dolu Dolu Yaşamak

Kusursuz sevin yaşamayı ve başkalarının sevgilerini paylaşmasına yardım edin; Çünkü bizce sevgiden geçmeyen hiçbir şey mübah değildir… Ortasından deprem geçse de birçok yolun, kenarları çiçeklerle kaplanabilir…

Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi, yazı yazmayı, kitap okumayı, yemeyi-içmeyi, eğlenmeyi ve sevinç dolu yaşamayı belki de birçok şeyi buna bağlıyorum…

Yaşamayı sevmeye

1

3

6

9

8

Bu yüzden MAYIS ayını keyifle bekliyorum…

Kemal Ateş – 08.02.2014 – 12:20

İnsanların Garip Halleri

Dünya “Garip İnsanlar” a odaklanadursun…

Josephine Clofullia’nın sakallarında ömür boyu taşıdığı elmas İmparator Napoleon’dan hediye olabilir… İngiliz kralı Charles’in maiyetinde ki William Evans cebinde bir cüce taşıyabilir… Yine İngiliz doktoru W.J. Erasmus Wilson kırk dördü kadın, kırk altısı erkek olan doksan adet boynuzlu insan vakası kaydetmiş olabilir… Hatta Meksikalı Raul Rodrigues’in keşfettiği bir hamalda 10.16 santimetreden biraz daha uzun boynuzu da olabilir… Veya 19. Yüzyılda dünyalılar; Fransa’da kaslarıyla ilginç bir egemenliğe sahip olan değişken adamı, yani L’homme Protê’u da tanımış olabilir…

Sorun değil.

Dünya Orlêans ailesi tarafından yetiştirilen Cüce Richeborg’un, Fransız Devrimi sırasında soylular lehine casusluk yapmasına da şahit oldu. Paris’in çevresi devrimciler tarafından kuşatıldığı sırada kundak içinde, “dadı”sının kucağında kentten çıkarak devrimciler aleyhinde bilgi taşıyan adamı da tanıdı; Hatta daha sonraları yüz yaşında ölene dek Paris’te yaşamasına da vesile oldu…

Gerçekten sorun değil…

Daha doğrusu sorun! “Garip İnsan Halleri” değil. “İnsanların Garip Halleri!”

Çoğunuz gün geçtikçe insanları tanımakta biraz daha zorlandığını söyleyebilir. Ben bunu son zamanlarda sıkça duyar oldum… Tabii aksini düşünen de çoktur. Sadece doğruları konuşan insanlardan kurulu bir dünya düşünsenize; “Beyaz yalan yok, yalan yok, herkes çok dürüst ve hep doğruyu konuşuyor…” Bu durum kimileri için ne kadar rahatsız edici olurdu öyle değil mi?

Doğrusu benim için öyle olurdu. İnsan arada sırada beyaz yalan ya da yalan söylemek durumunda kalabiliyor. Eminim bunu hepimiz yapmışızdır… Bazen mutluluk için lazım bu, bazen gerçek veya soğuk bir suçu örtmek için, bazen de günü veya geleceği kurtarmak için söyleyebiliyoruz bu yalanları… Kesinlikle bunun bir sınırı, limiti yok. Herkes bunu çok iyi ve çok güzel değerlendiriyor… Biraz daha gerçekçi olursak bu konuda bir sürü yetenekli belirdi. Benim bu yazıyı yazıyor olmamın nedeni de birçoğunu tanıyor olmamdan geçiyor…

Evet, yalan söyleyenlerin birçoğunu tanıyorum… Çoğu bunu uzun zamandır sürdürmüş ve daha uzun yıllar sürdürebilir… Göz yummadığım için bazılarıyla görüşmemeye başlamış da olabilirim ya da bazıları artık benimle iletişimi kesmişte olabilirler… Bu durumları tebessümle karşılıyorum.

Sorun değil.

Ama onlar bu yalanlarını nereye kadar sürdürecekler? Gerçekten soğuk ve başkalarına zarar veren bu yalanlar bir süre sonra, yine bu insanlarca son bulur mu? Bu konuda umut var mı? Gerçekten var mı?

Dedim ya; “Benim için sorun değil!”

Ben yargılamak yerine tebessümle karşıladığım zaman huzura kavuşuyorum. Başa çıkılmaz gördüğüm savaşlarda mücadele vererek özüme kavuşuyorum. İnsanların çeşitli entrikalarla mantıklarını etkilemek yerine, duygularına hitap ederek doğru, başarılı ilişkiler kuruyorum. Yani ben doğru dinliyorum; Yeter ki o bana doğru anlatsın… Çünkü ben Winston Churchill’in de söylediği gibi; Yaşamımı aldıklarımla kazanıyorum ama verdiklerim üzerine kuruyorum…

Peki hep doğru mu yaşadım? Tabii ki hayır!

Doğru olduğunu bildiğim şeyi yapmak bazen büyük cesaret isterdi. Bazen o cesarete sahip olmadığım anlar yaşadım. Daha fazlasını istediğim zamanlar olmadı ama daha fazlasını isteyen insanlara karşı acımasız davrandığım oldu. Başkalarının gözünden bakıldığında doğru sayılan şey benim gözümden bakıldığında yanlıştı; Bu yüzden yankıları gerçekten sonsuz sürecek cümleler bağırdım! Başkaları için söylemleri yine kolay olsa da…

Ben bağırdım; O başına para yağar gibi:

Dinledi…

 29.01.2014 – 14:40 – Kemal Ateş

Bizimkisi Dost Muhabbetleri

Herhangi bir yerde, üniversitede, yemekte, trende, araba sürerken vesaire çalışmadan müzik yapabilen farklı bir insan…

Ankara’nın gelmiş geçmiş en iyi eserlerinden biri olan 312’nin yapımını tamamladığı sırada, titreşimleri duymak için kulaklarını hoparlöre dayayarak müzik yapıyordu…

En tiz ses ile en pes sese kadar tüm sesleri çıkarabilen tek ana programı harika kullanıyor; Bu nedenle kendi müzik kariyerleri doruklarda olan bazı gruplar profesyonel stüdyoda aradıklarını onun ev aletlerinde buluyor; Evinde ki müzik stüdyosunu kullanıyordu… Bu durum bugün bile değişmedi.

Neşet Kılıç – Hipnotik klibini izlemek için Tıklayınız

Benimle aynı yılda, 1988’de dünyaya geldiği söylenen bu adam sadece temiz, beyaz kağıda beste yazmıyor. Yapıtlarını aynı zamanda bilardo oynarken masaya, saçını tararken aynaya veya trende restorandaysa masa örtüsüne okunaklı geçirme yeteneğine de sahip. Ankara’nın batısı, Türkiye’nin doğusu ya da Avrupa yakası fark etmez, bir tarlanın ortasında oturup cool takılmak isteyen herkes keyifle dinliyor onu.

Solda Neşet Kılıç, sağda Kemal Ateş
Solda Neşet Kılıç, sağda Kemal Ateş

Gerçekte ise asıl olan şu…

Neşet Kılıç’ın bu fedakârlığı yaptığı, gerçekleştirdiği işlere değiyor. Çünkü onun müziğini dinlerken ben dahi çoğu insan temiz kar gibi erir, sözlerde ki anlamlar ile hasar görmüş tüm yargıları yıkarlardı. Birkaç saniye sonra ne olumsuz bir hava, ne de olumsuz bir düşünce kalırdı. Dinleyiciler birbirleriyle masadan masaya sohbet etmeye başlar, yaptıkları işlerden keyif alan bu adamı dinlerken doğru yerde olduklarını hissederlerdi.

Neşet Kılıç, Salih, Kemal Ateş
Neşet Kılıç, Salih, Kemal Ateş

Tıpkı bugün, şimdi; Eski bir arkadaşı değil, hiç ayrılmayacağı bir dostu ziyaret eden bir adamın yaşadığı gibi…

Kemal, Salih

22.01.2014 Gece yarısı civarları =)

Kemal Ateş

Özgür Yaşamak

“Özgürlük; hiç kimsenin iradesine uymaksızın, kendi bağımsız düşüncelerimizle yol almaktır. Özgürlük; bir kuşu kafese hapsetmeden, onu havaya bırakarak kanatlarının çırpınışını görmektir” ‘Işık Pala’

“Özgürlük, yaşamın; hayata dair doğallığını, ruhumuza işlemektir” ‘Kemal Ateş’

ozgurluk

Biz, kendimiz, sandığımızdan daha zenginizdir. Ama bizi, her şeyi başkalarından almaya, dilenmeye alıştırmışlar. Kendimizden nasıl yararlanabileceğimizi öğretmemişler. Başkalarından nasıl yararlansak diye düşünerek yetiştirilmişiz. ‘Montaigne’

Oysa kendini tanıyan insan, neye ihtiyacı olduğunu bilmez fakat, insanoğlunun kendini tanıması, kendinde ki zenginliği fark etmesi ve farkındalık algısının oluşması için özgürlük, insanların karşısında açılmayı bekleyen bir kapı gibi kapalı duruyor adeta. Bu kapıyı araladığımızda ruhumuzun ele avuca sığmayan, o derin gücünü keşfederiz.

O sebepten yada bu sebepten, fark etmez; İnsanoğlu başkaları tarafından yetiştiriliyor. Aynı zamanda benlikleri de etkileniyor. Bense kendi kendimden ayrılsam bile doğruluktan hiç ayrılmamak için savaşıyorum.

Çünkü dünya öyle salıncak ki, burada her şey hem çevresiyle, hem de kendi kendine sallanır vaziyette.

Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle kalmaz, bir karara varırdım. Oysa ki ruhum sürekli bir oluş içindedir. Arayışı hiç bitmez. Tıpkı daha zengin, şatafatlı bir yaşama alışanların, geriye baktıklarında yaşadıkları korku gibi.

Bu nedenle yaşadığım hayat sade ve gösterişsiz olsun ziyanı yok. Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum. Bana kendi yaşamımı duyduğum, gördüğüm ve hissettiğim gibi anlatmamı yasak edecek kimse yok.

Çünkü ben insanım. Benim mesleğim, zanaatım yaşamaktır.

Anlattığım hayat, benimdir.

Kemal Ateş – 08.01.2014