HAYATIN MELODİSİ

Öncelikle bu yazımı okurken su müziği dinlemenizi tavsiye ederim;

“Hermanos Gutieérrez-Mi Amor”

İyi okumalar…

… Hayat, bazen bir mızıka gibi çalar kulaklarımıza. “Sevgili Dost, Ölüm de davetliler arasında.” Bu cümle, yaşamın kaçınılmaz sonunu hatırlatırken, aynı zamanda her anın kıymetini bilmemiz gerektiğini de vurgular. Hayatın melodisi, bazen neşeli, bazen hüzünlü, bazense hayıflanır gibi notalarla doludur ve bizler bu melodiyi anlamlandırmaya çalışırız.

Her sabah uyandığımızda, yeni bir günün getireceklerini bilmeden başlarız güne. “Her hafta sonu gibi geçen pazar da okumayı uykularından daha fazla sevenler, henüz güneş doğmadan masa lambalarını yaktılar.” Bu cümle, tutkunun ve merakın insanı nasıl diri tuttuğunu gösterir. Hayatın anlamını ararken, bazen küçük detaylarda büyük mutluluklar bulabileceğimiz gibi…

İnsan, çevresindeki dünyayı algılarken, gördüklerini içselleştirir ve kendi gerçekliğini oluşturur. “İnsan her zaman aynı şeyleri görürse, bunu yaşamının tabii bir parçası gibi görmeye başlarmış, aykırı olsa bile.” Bu, alışkanlıkların ve rutinlerin bizi nasıl şekillendirdiğini anlatır.

Ancak, bazen bu rutinin dışına çıkmak ve farklı açılardan bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Mesela sanat, bu farklı bakış açılarını sunar bize. “Sanat eseri bu bakıştan doğar: Bu yüzden en büyük sanatkarlar, aynı zamanda en büyük aşıklardır.” Bu yüzden sanat hayatın melodisini daha derin ve anlamlı kılar.

Dolayısıyla ne kalıyor geriye bu tutkunun nereye gideceği… Mesela özlem ve bekleyiş desek! Hayatın kaçınılmaz parçaları değil mi? “Özlemden ağır bir ceza mı var?” İnsanın içindeki boşluğu özlemden daha fazla ne hissettirebilir ki! Ancak, bu özlem aynı zamanda bizi hayata bağlamaz mı? Bağlayabilir… Umutlarımızı diri tutabilir…

Umut, karanlık zamanlarda bile ışığı görmemizi sağlar ve bizi ileriye taşır. Hayatın melodisi, bazen hüzünlü bazen neşeli çalar, ama her zaman anlamlıdır. Umutla dolu bir yürek, en zor anlarda bile yeni bir başlangıç yapabilir.

Kemal Ateş, 5 Ekim 2024

Her Şeyin Güzel Olması İçin…

Doğan Cüceloğlu bir seminerinde yere bir parça ekmek koymuş ve “Bu ekmeğe basabilecek birisi var mı?” diye sormuş salondakilere. Hiç ses çıkmamış tabii. “Sahneye gelip bu ekmek parçasına basana 100 dolar vereceğim” diye devam etmiş. Salondan yine çıt yok… Fiyatı artırarak 5.000 dolara kadar getirmiş. Bu sırada salonda bulunanlardan birisi, – Hocam, istersen 500 bin dolar ver, yine bize o ekmeği çiğnetemezsin, boşuna uğraşma demiş. Doğan Hoca da, “İşte değerler eğitimi budur” diye noktayı koymuş… – Para vererek ekmek çiğnetebileceğiniz insan sayısı yok denecek kadar azken, bedavaya yalan söyleyen, dedikodu yapan insanların bu kadar çok olması biraz garip değil mi? Acaba yalan söyleme konusunda bu kadar hassas olamaz mıydık? Yere düşen ekmeği çiğnememek için duyduğumuz hassasiyet, yerlerde sürünen bazı değerlerimiz çiğnenirken niçin kendini göstermiyor?

Benim bu duruma benzer verdiğim örnek; Yolda omzunuza çarpsa kırk defa helallik isteyecek insanların söz konusu para, makam, güç olunca çatır çatır hak yemesi… Çok tuhaf değil mi?

Oldukça tuhaf olan bir kesim daha var! Körün, herkesle; aynı manzarayı gördüğü yerde olan…

İnsanların sizden farklı ilerleyişlerini; onların başarısızlıkları sanıyorsunuz, onların tercihleri olabileceğini unutuyorsunuz. Herkesin iyisi, o kişiye hastır. Aynı hızda yürümek, aynı yolları tercih etmek, aynı adımları atmak zorunda değiliz. Sizin yolunuz varış noktasına daha hızlı gitmenizi sağlıyor olabilir ama biz daha uzun bir yolda, manzarayı seyrederek ulaşmayı tercih edebiliriz. Geç kalmadık, merak etmeyin, tercihimizin tadını çıkartıyoruz. Belki de sizin bulunduğunuz noktaya varmak, bile değildir istediğimiz.

Bu nedenle özellikle tavsiye olunur ki!

Sevdiğin insanları bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat, Yap Et Çalış Başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, sadece iş yapmamış, daha çok keyifli iş yapmış olursun. Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin her hâlini (Özbekistan’da şöyle derler: ÖZ’ünü) bilip sevenlere ihtiyacın olacak.

Ve asla unutmayın ki; Her şeyin güzel olması için, önce içinizin güzel olması gerekir…

Hayaller, onları düşleyenler kadar gerçektir... KA
Hayaller, onları düşleyenler kadar gerçektir… KA
Ey Gün – Uyan

Ey Gün – Uyan

Geçenlerde “İnsan Olmanın Anlamına Dair Bir Belgesel” olan “Human – İnsan” Belgeselini izledim. Uzun uzuna anlatmaktan ziyade sadece izlemenizi tavsiye ettiğim belgeselin girişi bile uzun soluklu bir yolculuğa çıkarıyor sizi.

Araştırdıktan sonra öğreniyorum ki girişinde ki o eşsiz, muhteşem olan müzik; Sanki ruhun bedeni terk edip Allah’a dönüşünü anlattığı müzik, Armand Amar‘a; Seslendirmesi Salar Aghili, sözleri ise; Mevlana Celaleddin-i Rumi‘ye aitmiş.

Bu eşsiz güzellikten lütfen sizler de faydalanın… İşte müzik, işte söz!

Poem Of The Atoms – Armand Amar – Salar Aghili Türkçe Altyazı Human (2015) belgeselinden

“ey ruz bar’â ke zarre hâ raqs konand
ân kas ke azoo charkh o havâ raqs konan
jânhâ ze khoshi bi saro pâ raqs konand
dar gushe to guyam ke kojâ raqs konand.
har zarre ke dar havâ o dar hâmun ast
niku negarash ke hamcho mâ maftun ast
har zarre agar khosh ast agar mahzun ast
sargashteye khorshide khoshe bichun ast”

“ey gün, uyan, zerreler dans ediyor.
bütün evren dans ediyor,
mutluluktan perişan olmuş ruhlar dans ediyor.
kulağına danslarının onları nereye götürdüğünü söyleyeceğim,
havadaki ve çöldeki bütün zerreler
iyi bilin, onlar sanki deliler
her bir zerre mutlu ya da mahzûn
hakkında hiçbir şey söylenmeyen güneşe tutulurlar.”

“o day, arise! the atoms are dancing.
the souls are dancing, overcome with ecstasy.
i’ll whisper in your ear
where their dance is taking them.
all the atoms in the air and in the desert
know well they seem insane.
every single atom, happy or miserable,
becomes enamoured in the sun,
of which nothing can be said.”

Kemâl

Poem Of The Atoms – Armand Amar – Salar Aghili “Human – İnsan Belgeselinden”

Zaman Sıyrılıyor Aymazlığından

Biz, hayatı boyunca, doğruları, başkaları tarafından yanlış olarak algılanan insanlarız…

Garip değil mi?

Aynen, oldukça garip…

Hal bu ki, bir noktada içten içe düşünüyorum.

Başımızı yastığa koyuyoruz ve devam ediyoruz. “Daha fazlası olmak zorunda bu hayatta.” Sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, eve gidiyoruz ve TV seyrediyoruz, yatıyoruz, sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, eve dönüyoruz, TV seyrediyoruz, yatıyoruz, hafta sonları partilere gidiyoruz. Dahası vesaire.

Birçok insan bu duruma “Yaşıyorum” der. Hayır, yaşamıyorsunuz… Sadece varsınız.

Kabul ediyorum. Bir gayretkeş olarak beynimde filizlenen eylem teorilerinin, uygulamada nasıl sonuç vereceği konusunda kesin bir fikir sahibi olamayabilirim. Ama yine de deneyimleri arttıkça gerçekleşmeyecek hayallerle gerçekleşebilecekleri ayırıp, kendine ılımlı bir yol çizen adam olarak söylüyorum.

Anlamlı bakışlar, alaylı gülüşler, imalı baş sallayışlar… Yakışmıyor.

Sanki karşımda içi kurumuş; hiç değilse dışını yeşil tutmaya, bedeninde oluşan derin boşluğa karşın ayakta kalmaya çabalayan, yüzlerce yıllık ağaçlar var…

Gerçekten! Yakışmıyor.

Sitemli, iğneleyici ama bir o kadar da hüzün içeren, kırılmışlığını, incinmişliğini ileten sözlerden ve hareketlerden farklı değil çoğu zaman yansıtılanlar…

Gerçekten!

Pes Edemezsiniz.

Çünkü zaman sıyrılıyor aymazlığından…

Az İnsanla Çok Keyif

Baharın kendini en güzel gösterdiği haftaları ve mekânları geride bırakıyoruz. Baharla ilişkilendirdiğimiz semtlerin ağaçları dahi yaprak dökmeye başladı yavaş yavaş. Kafelerin kaldırıma yayılmış masalarının etrafı şeffaf plastiklerle örtüldü, ara sokak mekânlarında üst klimalar yanmaya başladı.  Masalar arası sohbetin yaygın olduğu yerlerin o tatlı müşterileri, ellerini bacaklarının arasında ısıtmaya başlamışlar bile…

Biz de; Bizleri üşüten bu soğuk havanın sıcak insanları olarak keyif almaktayız bu durumdan.

Bir bara, pub’a, kafeye gitme kültürünün içimizden doğan bir kültür olmayışı sorun değil. Hatta bunun beklenmedik bir artısı olmuş olabilir; Az insanla çok keyifli vakit geçirmemiz bu yüzden diyebilirim.

Havaların ve genel anlamda mevsimlerin değişmesiyle beraber yaşamlarımızda oluşan bu yerleşik kültür zaman zaman değişebiliyor. Hareketlerin göz doldurduğu kafeler, sonra giderek kalabalıklaşan ve o kalabalıktan rahatsız olunduktan sonra ki tercihlerimiz… Değiştirebiliyor yerleşik kültürümüzü.

Biz Türkler, yapı olarak hep yeniliğin peşinden koşmak istiyoruz. Bu, tarihten bu yana gelen bir alışkanlığımız. Ama mekânlar, bizler gibi değiller. O güzel yerler eskitme tasarımları uygulayarak değil de; Eski varlıklarını koruyabildikleri kadar değerliler.

Mesela geçenlerde İstanbul’un ara sokaklarında geziyorum. 20, 30, 40 sene aynı yerde, aynı mahallede yaşayan yerler gördüm. Adamın çocuğunun çocuğu gidiyor. Düşünsenize orada yaşayan bir aileyi… Yaşadıkları hayatta, rengârenk anlara tanıklık etmiş oldukları cümleleri olacak. İnsanın oturduğu yerde yanından kalkmak istemeyeceği sohbet dolu bir mekân…

Yani her isteyenin rahat gireceği ama çıkamayacağı yerler…

Bizde bu kültür önceden yoktu, şimdi var olmaya çalışıyor ve var olmalı. Bunu başarmalıyız. Var olduğu sürece ben şahsen gelecekte ki çocuğuma bu kültürü taşımak istiyorum. Ve umarım başarılı oluruz. Düşünsenize; 5 dakikalık bir an için binlerce saatlik bir kültür. Sonra da yüzlerce saat orada oturup vakit geçirmek, düşünmek, dostlarla sohbet etmek… İnsan olarak işimiz bu. Hepimizin öyle.

Tabi bu konunun bir de detayları var ama ona ayaküstü girilmez. Zaten tütünsüz kahve de içilmez!

Hele bu konunun bir de Ankara ayağı var ki… Çıkamayız! O konuya bilahare gireriz.

Selam ve Sevgiler

Kemal Ateş

Gökkuşağı

Gökkuşağı

Başlığın içerikle anlam ilişkisi tahmin ettiğinizden farklıdır. Şimdiden uyarıyorum... Alınmayınız!  Gelelim asıl meseleye.

İnsan kime ne kadar değer vermesi gerektiğini canı yana yana öğreniyor. Kişiliğinde şeref yoksunu, haysiyeti beş para etmez, tükürsen gökyüzünden yağmur düşüyor sanıp; bereket diye kucak açacak o kadar çok insan var ki!

Eksik olmuyorlar… Ek-silmiyorlar…

İşte bu yüzden güvensiz kalplerimizi karaktersiz insanlara borçluyuz. Yani yavşaklık renk olsaydı, bu arkadaşlar Gökkuşağı olabilirlerdi.

Zaten böyle hayatın, yaşamın, sevginin, senin, onun hatta her şeyin içine eden cibilliyetsiz yavşaklar yüzünden oluyor ne oluyorsa. Kendi hallerine bırakmak lazım; Ağır bir yüktür, kaldırmasını bilene.

Sabırdan sonra söylenen sözün de ağır olduğunu söylerler, söyletmeyin yeter.

Hadi bakalım…

İçimizdekileri de döktük.

İstanbul’da görüşürüz…

Yoğun Girdaplar

Bu sıralar birkaç arkadaşım şu keşke lafına çok takılıyorlar..

Efendime söyleyim keşke diyenler genelde güçsüzdürler. Yok henüz kişilikleri oturmamıştır. Ya da geçmişte bir karar verdiğinde bir sürü unsurdan etkilenmiştir falan…

Bana göre hayatta kaçırılan fırsatların farkına varmanın tepkisidir keşke. Kimisine göre keşkenin yerini pişmanlıkta doldurabilir. Yine de fırsatları kaçırmamak için bir stratejinin belirlenmesi gerekiyorsa, ilk strateji keşke dememek olmalıdır. Çünkü geçmişe takılıp kalmamak gerekiyor. Çünkü dünya çok çabuk değişiyor.

İkinci strateji ise çok denemek olabilir. Ama gerçekten buna inanarak denemek. Mesela Harry Potter’ın yazarı Rowling kitabını New York’ta bir kafede yazıyor ve yazımı bittikten sonra tam olarak 11 tane yayınevine sunuyor ve hiç biri kabul etmiyor. 12. Yayınevinin sahibi evine götürüyor ve şans eseri kızı okuyunca “baba bunun devamı var mı” diye soruyor. O soru karşısında adam; Senin hatrın için bin adet bastıracağım der ve kitap sonradan 72 dile çevrilir. Şu anda dünyanın gelmiş geçmiş en çok satan kiabıdır.

Yani dış dünya insana bir şekilde acizliğini hissettirecektir. Tıpkı doğa gibi… Önemli olan sizin mücadeleniz. Mesele keşke demek veya dememek değil aslında. Mesele içimizden geldiği gibi yaşamak. Bir şeyi istiyorsanız peşini bırakmayın. Bunu yapın.

Çünkü hızlı akan hayatın bizi getirdiği nokta: Aynı anda hem her şeye dikkat ediyoruz. Hem de hiçbir şeye dikkat etmiyoruz.

Güvenin bana hayalini kurduğunuz şey her neyse; Aslında o başkonulmaz bir şekilde gerçekleşmeye hazır. Onu lütfen artık kendiniz için bir hedef haline getirin. O hayal ettiğiniz şey sizden bunu bekliyor..

Peki onu hedef haline getirmek neden önemli? Tahmin edersiniz..

Zihnin kurcaladığınız kelimeler ile ilişkisi vardır. Kullandığınız kelimeler ister hayal kurgusu olsun, isterse de eyleme dönük olsun; Düşünce ve duygu biçiminizi siz farkında olmadan yönlendirir. Bu yönlendirme hem bilinç hem de bilinçdışı boyutta gerçekleşir. Dolayısıyla siz, hayal ettiğiniz şeyi bir süre sonra hedef haline getirmezseniz o bilinçaltında hayal olarak kalmaya devam edecektir. Fakat hedef halini alırsa ister istemez adım adım yaklaşıyor olacağınızı göreceksinizdir. Çünkü siz istemeseniz de bu eylemlerinize yansıyacak. Eylemlerinize ve planlarınıza.. Çünkü şunu tartışıyor olacaksınız..

Ne konuşuyoruz = Ne yaşayacağız

Bunu yaptığınız zaman yaşamınızda fiks olmuş deneyim, görüş ve inançlar yoğun girdaplar oluşturacak ve size enerji katacaktır. Hemen olmasa bile bu durumdan bir süre sonra özgürce faydalanacaksınız. Sıradışı bir güç katacak bu size. Buna aslında sizde olan gücü dışarıya vuracakta diyebiliriz..

Bu nedenle şimdilik yaşamınızda ki şifreleri keşfetmenizi diliyorum. Bir Japon Atasözü ile de bu kısa seyahat yazımı sonlandırıyorum…

<<Duvara çakılmış çivilerin yanında çıkık çivi gibi durma, yoksa ilk çekici sen yersin.>>

Japon Atasözü

Japonların sözleri, Korelilerin şarkıları güzel 🙂

Ankara-İstanbul YHT Seyahatinden…

Kemal Ateş – 23/07/2016

Mevsimsiz Büyürse Portakal!

Mevsimsiz Büyürse Portakal!

Zaman, paradan çok daha kıymetli…

Hep bir yetişme, yetiştirme hali… Herkes hızdan bahsediyor… Telefonlarımız da 4.5 G oldu. Daha hızlı, limitsiz İnternet kullanalım… Hız, hız, hız… “Sona bu kadar hızlı koşulur mu?..”

Hayatımızın her evresine yapmaya başladık bunu. Meyvelerde, sebzelerde bile… Domatesi, portakalı mevsimi gelmeden koşturmaya başlıyoruz… Mevsimsiz büyüyorlar…

Onlar mevsimsiz büyüyorlar… Ya bizler?

Yaşadığımız hayatlarla ilgili tezatları fark etmemiz için ne çeşit bir duvara toslama durumuyla karşılaşmamız gerekiyor bilmiyorum. Fakat insanların hayal ettikleri gibi yaşamaları için duvara toslamaları gerektiğini çok net bir şekilde görüyorum. Çünkü sarsıntı olmadan vazgeçemiyoruz. Sirkilmek gerekiyorsa toslamak en mükemmel çözümdür diyorum.

Çünkü gerçekten sirkilmemiz gerekiyor.

Mesela ben bu dünyaya mucizevi şeyler yapmak için geldiğimi düşünmüyorum. Yokuşlarınn var fakat korkularım yok. Çadırı severim ama bankta da yatarım. Acaba benim de bir izim olacak mı, bu kadar parlak bir izim olacak mı düşüncesine hiç kapılmadım. Kağıttan kayıkta yaşayabiliyorsam onu tercih ederim. Bir hayal kurarız, sonra bir hayal daha… O da olmazsa bir hayal daha…

Zatenbu dünyaya bir keyif adamı olarak gelmiş olabilirim. Kırklı yaşlarından önce emekliliğe kavuşan, nargile ve çayı seven, çikolata ve kahveye hayran, bisikletle dolaşmaya bayılan, kamp inceliklerini bilen, yürüyüş, doğa, deniz hastası bir adamım. Fakir eroyini denen çekirdeğide yanına ekledik mi… Tamamdır işte.

Tabi aşırı alındığımız şeyler de var. Lowell’in dediği gibi; “Önemli olan verdikleriniz değil, paylaştıklarınızdır.” Bu yüzden şikayet etmektense dalgasını geçmek insanın içini ısıtıyor.

İşte o zaman üşümüyorsun.

 

Eksilmeden Artın

Eksilmeden Artın

İnsanın yaşama dair beslediği birçok özlemi vardır. Aslında bu durum insanın aynı zamanda kendine olan özlemidir diyebilirim. Çevresinden duyduğu birçok ses, ona ertelediği birçok şeyi anımsatır ve en başta kendini dinlemeyi ertelediğini fark eder.

Zamanla… Her seste kendini duymaya başlar… Sonra her günün, bir şafak takvimi gibi sayıldığını anlar. Günlerden, haftalardan ve aylardan ibaret bir düzlüğe girer. İşte o düzlük, yönünü değiştirmemeniz durumunda uzayacak olan düzlüktür. Basamakları, attığınız adım kadar uzayacak olan düzlüktür.

İşte tam bunu düşünüyordum. Derken Nevşehir’de yaşayan bir arkadaşımın gönderdiği müzik geldi aklıma ve dinlemeye koyuldum.

Müzik gerçekten ruhun gıdası olma başarısını koruyor. Bu sorumluluğundan vazgeçmeyeceğe benziyor. Ruhu renklendiriyor. Yanlış anlaşılma olmasın fevkaladenin fevkinde renkli insanlarız ama etrafımız çok renksiz. Bizim insanlar yağmurda şemsiye tutanlardan. Farklı olanlar da var tabi ve denk geliyoruz. Buluyoruz birbirimizi…

Ve tabii ki renkli bir ruhsanız ve adım atmamışsanız henüz, beklemeyin derim.

Hayaller artmayı hak eder, eksilmeyi değil. Anılar ve hatıralar yenilenmeyi hak eder, birikmeyi değil. Adımlar yürümeyi ve koşmayı hak eder, durmayı ASLA

Dinlenmeye gelirsek, tek kişilik değildir…

Derin bir nefes alın… Kollarınızı açın… Ve bırakın karşılasınlar…

Farklılık bir yaşam tarzıdır
Farklılık bir yaşam tarzıdır

Görüşmek üzere

Kemâl

 

Hangi Masum İfadesin

Hangi Masum İfadesin

Yaşamak bazen küçük bir çocuğun elinden alınan şeker gibi tatlı… Şekeri alınan çocuğun yüzünde ki masum ifadeler kadar acı…

Bizler de o masum çocuğun yüzünde ki ifadeleriz zaten.

Peki ya sen…

Hangi Masum İfadesin?

Benimle aynı  sokağı,  mahalleyi,  caddeyi,  şehri,  denizi paylaşmak nasıl duygu!  Aynı havayı solumak mesela…!

Neyse.

Bilirsiniz işte çocukları… Hala çocuk kalanları falan. Büyüyemeyenleri! Hatta erkenden büyümek zorunda olanları…

Onlar masum işte, yürekleri tertemiz…

Hem çocukların yüreği yumuşak olur, istediğiniz şekli verebilirsiniz.Ama o yürek bir kez belirli bir şekle girince, eski haline çok zor döner. Çok yorulur yüreği…

O yüzden; Çocukların yüreklerini idam etmeyin.

O yüreklere sarılın!

Tek başına taşımak zorunda kalacakları bir hale getirmeyin….

Allah Aşkına ya!