– Kasap İrfan var ya, şimdi onun dükkanın önünden geçmek olmaz. Borç aldı benden, epey de oldu.. Belli ki darda. Şimdi kendimizi gösterir gibi yakışık olmaz..
İşte aradığım örnek budur; Bu, Sahip olduğu her şeyi yüreğe doğru genişletmeye yürüyen insanların dünyası… Etrafına sahip olmak isteyen insanların değil.
Belki insanlık bunu gerektiriyor… İnsan olmak bu uzatılmış yoldan geçiyor belki.
Daima yüreğine, vicdanına kulak veren insanların tercihinden yada başkasının çizdiği dünyayı fethetmek yerine kendi dünyasını çizmeyi seçenlerin yaşamından…
Bu cümleyi kullanmayalı uzun zaman olmuştu. Fakat öyledir gerçekten hayat, gariptir…
Hiç yapmayacağınız bir şeyi yaptırabilir size. Ya da tam tersi; her zaman yaptığınız şeyi yapmayabilirsiniz bazen. Tüm sorunlarla boğuşma enerjiniz her gün bir kat daha artarken hiç kimseden beklenmeyen zararı siz kendinize verebilirsiniz…
Eğer bunu başarabiliyorsanız saçma bir şey yaptınız demektir. Başarılı bir şekilde hem de…
Bu saçmalığın karşısında çok fazla dikilmeyin ve daha fazla takılıp kalmayın. Kısa süre düşünün ve doğru algıladığınız seçeneği yaşayın. Çünkü bu bir yanlış ve buna takılı yaşayamazsınız. Sadece sonrası için doğru adımları atmaya devam edin çünkü bir yanlış sizi daha fazlasından kurtarır ve daha fazla doğrunun farkındalığını artırır.
Bir yanlış başarır bunu… Aynının ikincisi değil 😉
Bu özel hayatınız için de geçerlidir fakat ben ağırlıklı olarak iş hayatına adapte olarak girdim bu konuya. Çünkü yaklaşık iki ay önce deneyimlediğim bir olay elimde olan bir doğruyu nasıl yanlışa çevirdiğimle ilgiliydi. Saçmaydı ama komik değildi. Yanlıştı çünkü doğruyu gösterdi…
Elimde kalan doğruları…
Evet… Pek çok kişi bunları içinde saklamayı tercih eder, gerçekten hep iyi yönlerini yaşar ama hiç onu kendi benliğine kavuşturan yanlışlardan bahsetmez. Çünkü sadece doğrularıyla temas halindedir. Yanlışlarını özgür bırakır…
Fakat ben özgür bırakamadım. İçimde çok büyük hesaplar yaptım ve bana öyle bir doğru kattı ki!
2014’ün bana öğrettiği en önemli şey; Oscar Wilde tarafından ne de güzel özetlenmiş… Gençliği yaşamak bu olmalı!
“Ah, gençliğiniz elinizdeyken değerini bilin! Günlerinizin altınlarını sıkıcı kişileri dinleyerek, ciğeri beş para etmeyenleri adam etmeye çalışarak boşa harcamayın; hayatınızı cahillere, adilere, kabalara adayarak yazık etmeyin. Yaşayın!”
Yaz çocuğuyum güya… Bütün mevsimleri bana verin! İnsanların çoğuyla anlaşamadığım dönemden kalma bir alışkanlık değil bu; Tüm mevsimlere hayranlığım sadece. Tabii her telden çalmıyorum, kıvamınca yaşıyorum…
Çünkü insanoğlu ilginç olabilir başka şeylere sardığında. Masummuş gibi dolaşabilir mesela. Halbuki her birimiz birilerinin duygularının katili olmuşuzdur, bilmeden de olsa…
Kimin katilisiniz!
Bu bağlamda kimse olmadım ve olmayı da düşünmüyorum. Adım belli ve insan olmanın zorluğunu yeterince hissettiğim zamanlar oldu. Kendimden başka kimse değilim; Hakkıyla kendim olmaya, kendi fikirlerimi yaşamaya, tepkilerimi kendime yakışır şekilde vermeye çalışıyorum.
Tepkilerim de ayna karşısında saçını tarayan delikanlı gibi, yaşlanmıyor!
Islığını çalarken hafif bırakılmış kirli sakalın dalga yönünden ince boşluklara doğru kolonyayı vuruyor…
küçük nefesler, minik ayak sesleri, çıta kaçışları…
Bunları düşünüyordum ki hemen aşağıda; yazarı belli olmayan bir yazıya denk geldim.
Okurken çok fazla şey geçti aklımdan, kestiremedim.
Gerçi farkında olmayarak aşktan ve sevgiden öç almayı öğrenenlerin… özellikle okuması gereken bir yazıydı.
Çünkü bana göre aşktan ve sevgiden öç alınmaz;
Öle değil mi ?
Bu arada F. Edgü’nün en sevdiği noktalama işaretiymiş, soru işareti. Benimse üç nokta. İnsanın, sırf kendi içinde de olsa, bitmeyen cümleleri olmalı…
Öyle işte.
Ama eğlenmesini bilen bir çift benim için daha önemli. Çünkü aşkı koyu yaşamaktan yana değilim ben. Sevmekten yanayım. Severek yaşamaktan.
Severek ve onunla birlikteyken eğlenmesini bilerek 🙂
Yine de yazıyı paylaşmak istiyorum.
Hadi yazarı belli olmayan bu yazı herkese gelsin.
Çünkü eminim herkes kendinden bir şeyler bulacak.
Ayrıca okurken istediğiniz müziği açmakta özgürsünüz.
Kısaca; keyifli okumalar…
♫ ♫ ♫
Yıllar önce tüm hayatımı değiştiren bir kızla tanışmıştım.
Dünyanın, daha önce asla görmediğim ve var olduğunu dahi bilmediğim bir noktasını görebilmemi sağlamıştı, gözlerimi açmıştı başka bir deyişle.
İlk kez aşık olmuştum hayatımda ve şimdi, geçmişime baktığımda, yaşadığım en derin aşkın da bu olduğunu görüyorum.
Onunla birlikteyken sahip olduğum ritim ve yoğunluk… Onun yanında geçiremediğim her dakika için çektiğim acılar… Aynı anda hem bu kadar mutlu, hem de bu kadar perişan olunabileceğini bilmezdim.
Size uygun birini bulmak, tüm hayatınızı kendisine adamak istediğiniz biriyle karşılaşabilmek, belki de bu hayatta başarabileceğimiz en mükemmel şeydir.
Fakat ne yazık ki, bu insan her zaman doğru anda çıkmaz karşımıza. İşte, bizi tarif edilemez bir acı dünyasına sürükleyen de bu olur.
Çok şükür ki, bizim için doğru olan kişiyi illa yanlış zamanda bulacağız diye bir kaide yok. Fakat olduğu zamanlar da oluyor tabi, ben yaşayan bir kanıtıyım bu durumun.
Bu tarz bir durum yaşamamış olanlar büyük ihtimalle şöyle diyeceklerdir: “İki insan birbirini sevdiğinde, şartlar ne olursa olsun, bir çözüm yolu mutlaka bulunur ve her şey halledilir.”
Üzgünüm, öyle olmuyor maalesef. Bunu, yalnızca filmlerde veya bizlere anlatılan peri masallarında görebilirsiniz; erkek kızla tanışır, birbirlerine aşık olurlar ve sonsuza dek mutlu yaşarlar.
Gerçeklik adamın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor çoğu zaman. Duygusal olarak karmaşık canlılarız ve bu yüzden içerisinde bulunduğumuz durumları da karmaşık hale getiriyoruz.
Sizin için en doğru insanı bulsanız bile, eğer siz kendiniz, kendi benliğiniz için doğru bir insan değilseniz, ilişkiniz sona erecektir.
Bir ilişkinin sona ermesinin nedeni her zaman karşınızdaki insanın size göre olmadığını anlamanız değildir; bazen siz, olmanız gereken kişi değilsinizdir.
Eğer ciddi ve sevgi dolu bir ilişkiyi yürütebilecek bir kişi değilseniz, yaşadığınız ilişki sona erecek demektir ve orada bir gelecek bulamazsınız.
Eğer bir ilişkide yetersizseniz, bu durumu kendi içinizde büyütürsünüz ve en sonunda birlikte olduğunuz masum insana patlarsınız.
Böyle bir şey yaşadıysanız size üzülmeyin diyemiyorum, fakat en azından yalnız olmadığınızı ve sizin gibi diğer insanlar olduğunu bilin.
Birçok insan bahane uydurur; düzgün bir ilişki yürütmeye olanakları olmadıklarını, bulundukları yerin buna müsaade etmediğini söylerler ve bunun için de sürekli hayatı suçlarlar.
Bir çoğu kariyerlerine odaklanmaları gerektiğini söyler. Bazıları da daha çok genç olduklarını, çoluk çocuğa karışmadan önce tek başlarına hayatın tadını çıkarmak istediklerini söylerler.
En kötüsü de kendilerini sevgilerinin gerçek olmadığına inandıranlardır. Birini severler ama kendilerini yetersiz hissettikleri için ‘hayır sevmiyorum’ diye kendilerini kandırırlar.
Bu amaç uğruna tüm anılarını ve duygularını unutmaya, aşklarını kalplerinden söküp atmaya çalışırlar.
Bunlar gerçeğin üstünü örtmek için yapılan şeylerdir. Aşıksanız aşıksınızdır, bunu hiçbir şey değiştiremez. O kapıyı asla kapatamazsınız. Tecrübeyle sabittir.
Aşık olduğunuzu kabul edin veya etmeyin; bazen bir aşka sahip çıkabilecek bir kişi değilsinizdir, en azından karşınızdaki insanın ihtiyaç duyduğu gibi sevecek kabiliyetiniz yoktur.
Gerçek aşk farklıdır. Bizi tüketen, eskiten, arzulu fakat aynı zamanda sakin, birliktelik duygusunu sonuna kadar hissettiren, düşünceli ve arkadaşçadır.
“Aşık oldum” dediğimiz zaman, buradaki aşk sözcüğü, bu kavramı en sade haliyle temsil etmeli; derinden ve bencilce sevebilmeliyiz karşımızdaki insanı.
Aşk bir peri masalı değildir, acılarla ve tükenmişliklerle doludur fakat yine de insanın asla vazgeçemeyeceği yegane duygudur şu dünyada.
Sonunda gerçekten birlikte olmak istediğimiz bir insan bulmuşuzdur, fakat fedakarlık yaparak bizi biz yapan bazı şeylerden vazgeçmek istemiyoruzdur.
Ciddi bir aşka adım attığımızda, kendimizden bir parçayı geride bırakacağız ve onun yerine, kalbimizi aşkın büyüsüne teslim edeceğiniz.
Cesaret edebilir mi insan buna? Eden ediyor…
Bir parçanızı sevdiğiniz kişiye teslim edersiniz. Ona gerçekten bağlanınca, geleceğe dair planlar yaparak kalbinizi tamamen bırakırsınız karşınızdaki insana.
En derin ve sade aşklar, iki insanın birbirine kendilerinden bir şeyler verdiği ve kalplerini korkusuzca birbirine teslim ettiği aşklardır.
Aşık olduğumuz kişiye hak ettiği sevgiyi veremiyor, fakat aynı zamanda ayrı kalamayacak kadar da çok seviyorsak onu, ne yaparız?
Yapabileceğiniz tek bir şey var: Birlikte olduğunuz insanın sizden uzaklaşmasına izin vermek, ki bu dünyanın en acı verici durumudur.
Sizi mutluluk denizlerinde yüzdüren aşk, işte şimdi sizi acı dolu sularda boğmaktadır.
Karşınızdaki insanı kendinizden uzaklaştırmaya karar vermek, yaşamınız boyunca peşinizi bırakmayacak kritik bir karardır.
En kötü yanı da, ayrı kalmaya başladıkça onu ne kadar özlediğinizi ve onsuz yapamayacağınızı anladığınız andır.
Bundan yaklaşık 10 yıl önce tanıştığım, aşık olduğum ve yaşamımın en mutlu anlarını birlikte yaşadığım, bana sevmeyi ve sevilmeyi öğreten o kızla, o günden beri hiç konuşmadım.
Fakat biliyorum ki, kalbimin bir yerlerinde o hep duruyor ve bir parçam hala onu seviyor, hep de sevecek.
Hiçbir zaman birlikte olamayacağımı bildiğim birini, tüm gün düşünmek biraz acı verici ama yine de katlanılabilir. Bazen düşüncelerde bile birlikte olabilmek mutlu ediyor insanı.
Mutlu ediyor çünkü biliyorum ki o hayatımın bir parçası, varlığıyla veya düşüncelerimde, hayatımda sahip olduğum en güçlü renk o.
Bazılarınız, sizin için bu denli değerli olan kişiyle doğru zamanda karşılaşacak ve gerçekten mutlu olacaktır.
Fakat diğerleri, tıpkı benim gibi, yanlış zamanı seçecek ve yalnızca hayallerinde aşkının tadına varabilecekler. Yaşam böyledir, hüzünlü bir şarkı gibi…
Umarım benim durumuma düşenler güçlü kalabilmeyi ve yaşamdan vazgeçmemeyi seçebilir.
Unutmayın; yeniden aşık olacaksınız ve mutluluk sizi bekliyor olacak. ‘O’ kişiyi kalbinizin derinliklerinde hep sevseniz de, hayat karşınıza başkalarını çıkaracak.
İnanması güç, fakat hayatınızda doğru zamanda doğru biriyle karşılaşmak mümkün. Birçok insana oldu bu ve sizlere de olmaya devam edecek.
Sahip olduğunuz aşktan vazgeçtiğiniz bir hayat yaşamaya değmez. Aşk bu dünyada uğruna nefes alınabilecek tek duygudur.
Sevdiğiniz kişiye sahip olun veya olmayın, fakat onunla yaşamayı, onu her an içinizde yaşatmayı öğrenin. İnanın dünya daha güzel bir yer olacak.
Merhabalar, İşe yeni başlayacak olan engelli ne zaman emekli olur?Değerli Dostum Sos.Güv.Ve İş Mevzuatı Danışmanı, Sosyal Güvenlik Müşavirleri Derneği Başkanı Yılmaz Aydıner beyin gönderdiği tablo aşağıdadır.Tabloyu inceler ve kendinize uyan satırda değerlendirirsiniz.
Sorularınız olur ise de Yılmaz Aydıner: Tel:0212 6607583Faks:212 5836844Cep:0532 23596510541 6607582
Uzun zamandır böyle hoş bir fotoğrafa denk gelmemiştim.
Aslında internette binlerce fotoğraf var fakat anlık zamanlar vardır hani; O an ruhuna, duygularına ve sana iyi gelecek bir andır. Bu fotoğraf sanıyorum o anlardan birine denk geldi.
Normal şartlar altında bu fotoğraf ile düşük ışıkta çekim ipuçları verilebilir… Bunun sorun mu yoksa avantaj mı olduğu da tartışılabilir… Hatta bu bir eğitim konusu da olabilir… Fakat ben bu fotoğrafa aynı gözle bakmak istemiyorum. Onu duygularıma yormak istiyorum.
Tolga Sezgin’in İstanbul Yenikapı’sında kadraja aldığı bir anın yansıması bu görüntü.
Gecenin parlaklığı…
Malumunuz benim kafa kâğıdım Bayburt’ta fakat 26 senedir Ankara’dayım. Ankara’nın da denizi olmadığından balık tutmak heyecan verici olmuyor, dolayısıyla balıkçılıkla ilgili bir hobiye sahip olmak nasip olmadı. Yoksa gönül istemez mi orman ve deniz kokulu bir ortamda balığı ağlatmadan tutmayı…
Zamanla bu da gerçekleşir belki. Fakat fotoğrafa dikkatlice kesilmeli insan. Bu fotoğrafta neyi görmüyoruz? Ben yazayım.
Mesela zengini görmüyoruz; Adam çocuğuna veriyor bir tane sürat motoru, çocukta balık ağı ile yakalamayı merak ediyor, son gazla balıkçının yanına gidiyor. Ne oluyor sonra! Balıkçının teknesi iki metre havaya kalkıyor… Sonra, zıplatıyorsun ve evine balık götürecek adamın balığını bozuyorsun…
Şimdi sen bu çocuğu döver misin, sever misin? Madem tekne aldın; Çapara çıkıyor çapara yok, yemliğe çıkıyor yemi yok, denize çıkıyor benzini yok!
İşte bunları göremiyoruz ne yazık ki, her işin zorluğuna vererek geçiyoruz.
Gelelim benim en sevdiğim kısma, neleri gördüğümüze. Akşamın geceye vurmasına saatler kala neler saklıyor bu fotoğraf karesi bizden bir bakalım…
Mazide kalan bir iş gününe ait ne tatlı bir hatıra saklıyor aslında. Hiç farkında olmadan neleri açığa vuruyor; Sanki bir insanın sırrını ifşa etmek gibi… Çok şey anlatıyor bu fotoğraf çok.
Vira Bismillah!
Sabahın ezanında bir yudum çay, bir lokma ekmekle ekmek parası için Vira Bismillah denilerek başlayan mücadeleli, dalgalı, soğuk ve rüzgârlı bir günün bitime yakınıdır bu…
Trolü, yani ağları denize bırakıp yola çıktıklarında mürettebat sayısı da artmıştır… Trol balıkçılığının geninde vardır, balığın yumurtasını dahi denizin dibinde bırakmak olmaz. Balığı tuttun diyelim; Bu sefer misafirleri de unutmaman gerekir.
Misafir Martıları
Martılar ve yunuslar bırakmaz peşini, takip etmeye başlarlar. Artık nasiplerinde ne varsa! Bir de köpek balığı yavrusu yakalarlar ama bizim balıkçılarımız tutmazlar onu, salarlar… Bir kürek balığı da havaya salarlar, malum martıların hakkını yemek istemezler, onlarında göz ve takip hakkını verirler… İşte bu fotoğrafta martıların geçişine şahit olurken onların hakkına düşen kısmı da teslim etmek gerekiyor. Eminim balıkçılar o hakkı sahiplerine vermişlerdir, evlerine birer eksikle giderek teslim etmişlerdir…
Allah balıkçıların nasiplerini artırsın inşallah…
Unutmadan …
Bugün Aslan Yeğenim Ege’min fotoğrafını Kayseri’nin yerel gazetesinde paylaşmışlar… Fotoğrafçı Zeynep Akşın’ın en güzel çekimlerinden biri görülerek… Allah nazarlardan korusun aslanımı.
Yüreğimin ta içinden gülümsemeyi severim. Gülümserken aklımdan bin bir türlü şey geçer.
Bir de tebessüm etmek var mesela o gülümsemek değildir. Tebessüm etmektir. Gözlerinden belirsiz bir bakış süzülürken içinden onlarca şey geçer. Kestirmek zordur o anı. Dalıp gidebilirsin bir süre. Ya da biri çekip çıkarabilir seni. Nedense hiç olmadık zamana denk gelir bu dalıp gitmeler. Biz de öyle değil miyiz zaten. Hiç olmadık zamanlarda değil miyiz? Olmadık zamanların insanları!
Yaşayanların yaşıyor taklidi yaptığını hissedenlerdenim bende. Yüreği büzüşmüşlerden uzak ama büzüşenleri bilen, gören, izleyen hatta dinleyenlerdenim.
Ama şimdi sahil kenarındayım…
Bu konulardan biraz uzaklarda, manevi yükselişlerdeyim.
Aklımdan gelip geçen her şeyi kalbimle değerlendirme zamanındayım. Daha çok kalp adamıyım.
Arkadaşlarım var mesela…
Adamlar para kullanmadan yaşıyor. Senden benden yani bunlar. Başka bir dünyaları da yok. En fazla senin kadar ciddi değiller, dahası yok.
Ama ciddiyet bazılarına yakışıyor değil mi? O olmadan olmaz. Disiplin de öyle ve öyle de tatlılar.
Ama gaga renkli bir kapının önüne rengârenk çiçeklerle doldurulmuş kırmızı bir hasır sepeti yapar mısın?
Geçenlerde ‘Çöldeki İzler’ isminde bir film izledim. Yaşanmış bir olayın beyaz perdeye yansımasıydı ve fazlasıyla etkileyiciydi. Kendi neslinin, cinsiyetinin ve sınıfının rahatına düşkünlüğünden doğan aşırı kırgınlıktan bunalmış bir kadının; biri yavru dört hörgüçlü devesiyle olan yolculuğunu anlatıyordu. Bu yüzden Develi Kadın olarak National Geographic fotoğrafları arasında yer almış.
Yaşanmış bir gezi olmasından dolayı bende çölün saflığına dair çok güzel bir iz bıraktı bu film…
Kavurucu rüzgâr ve alabildiğine boşluk...
Dürüst olmak gerekirse amacım bu filmi yazmak veya izlediklerimi kendimce yorumlamak değil. Sadece yaşanmış bir olaydan ilham aldığı için ve neredeyse gerçeğine benzettikleri için arşivlemek istiyorum; Çünkü çok etkilendim ve bunu gizleyemiyorum.
Düşünsene! Gidiyorsun 8 ay para kazanmadan sadece öğrenmek için deve çiftliğinde çalışıyorsun. Sonra sana bu çalışma karşılığında sözü verilen 4 vahşi deve verilmiyor. Ayrılıyorsun ve yeni bir çiftlikte işe koyuluyorsun fakat bu sefer biraz daha şanslı olmandan dolayı develeri kapıyorsun. Biri de hamile kalıyor üstelik ve National Geographic sana sponsor oluyor. Çünkü farklı bir gezi planın var. Farklısın ve bir kadınsın. Cesaretli bir kadınsın.
Bunu gerçekleştirebilen erkekler de oldu fakat kimse bu cesareti bir kadından beklemezdi. (O erkeklerden birini yakın zamanda yazacağım) Bu yüzden dönemin medyası geziden sonra kadını fazlaca bunaltmış. Tabi medya bu geziden sonra, ya öncesinde…
Kendi neslinin, cinsiyetinin ve sınıfının rahatlığına düşkünlüğünden doğan aşırı KIRGINLIKTAN bunalmış. İşte bunun ne demek olduğunu çok iyi anlıyorum. Aradan yıllar geçti, hala tavanlardayız…