ENGELLİ İSTİHDAMINDA YENİ BİR YOL

ENGELLİ İSTİHDAMINDA YENİ BİR YOL

İYİ Parti’de STK İlişkilerinden Sorumlu Raporlama, Dokümantasyon ve Projeler Yöneticisi olarak görev yaptığım dönemde, 16 Ocak 2021’de; “Doğal Afet ve İstihdam Süreçlerinde Engelliler Çalıştayı”nı düzenleme ve iki masada da raportörlük yapma sorumluluğunu üstlendim. Bu çalıştay, sadece teknik bir politika toplantısı değil; sahadaki gerçeklerin, kırılganlıkların, umutların ve çözüm iradesinin aynı masada buluştuğu güçlü bir zemindi.

İş ve istihdam masasında; Mehmet Kızıltaş, Yıldıray Çınar, Fulya Ekmen, Turhan İçli ve Ersun Civan’ın katkıları, AB Delegasyonu Program Yöneticisi Mehmet Caner Demir’in gözlemleriyle birlikte, Türkiye’de engelli bireylerin çalışma hayatında karşılaştıkları yapısal sorunları bütün açıklığıyla ortaya koydu. Ben de bu sürecin hem düzenleyicisi hem raportörü olarak, sahadan gelen her cümleyi bir sorumluluk bilinciyle kayda geçirdim.

En Büyük Engel: Zihniyet

Çalıştayda en çarpıcı biçimde ortaya çıkan gerçek şuydu:
Türkiye’de engelli bireylerin önündeki en büyük engel çoğu zaman fiziksel değil, zihinseldir.

“Engelliler çalışamaz.”
“Ancak korumalı işyerlerinde bulunabilir.”
“Verim beklenmez, yeter ki oyalansın.”

Bu anlayış, iyi niyet kisvesi altında, engelli bireyleri üretimin ve karar mekanizmalarının dışına iten bir sistem üretmiştir. “Korumalı istihdam” modeli, bireyin sosyalleşmesini önceleyen ancak üretkenliğini, kariyerini ve ekonomik bağımsızlığını ikinci plana atan bir yaklaşım haline gelmiştir. Oysa bir bireyi korumak adına onu potansiyelinden mahrum bırakmak, başka bir tür dışlamadır.

Engelli bireyler bir “sosyal sorumluluk kalemi” değildir.
Onlar katma değerdir. Üretendir. Çalışandır. Yönetendir.

Mevzuat Var, Uygulama Yok

Türkiye’de engelli istihdamına ilişkin mevzuat şekli anlamda ciddi boşluklar barındırmamaktadır. Ancak uygulama alanında büyük sorunlar bulunmaktadır.

  • İşten çıkarılan bir birey işsizlik maaşı başvurusunu kısa sürede yapabilirken, engelli bir birey aylar süren belge ve prosedür süreçleriyle karşı karşıya kalabilmektedir.
  • İşe alım sonrasında erişilebilir ekipman eksiklikleri ve iş sağlığı güvenliği düzenlemeleri çoğu zaman görmezden gelinmektedir.
  • 15 yıl çalışma süresini dolduran engelli bireyler, bazı şirketlerde dolaylı emeklilik baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır.
  • Sosyal güvenlik sistemi engellilik oranını yüzdelik dilimlerle sınıflandırmakta; %50 ile %70 arasındaki fark, haklara erişimde ciddi uçurumlar yaratmaktadır.

Dolayısıyla burada hak, bir yüzdelik hesap değildir.
Hak, bireyin ihtiyacından doğar.

Engelliliğin; hafif, orta, ağır gibi fonksiyonel kategorilerle ve bireysel ihtiyaç odaklı değerlendirilmesi daha adil bir sistemin kapısını aralayacaktır.

Destekli İstihdam: Bir Modelden Fazlası

Çalıştayımızın en güçlü önerisi “Destekli İstihdam Modeli”nin Türkiye genelinde sistemli şekilde uygulanmasıdır.

Destekli istihdam;

  • Engelli bireyi yalnız bırakmayan,
  • İşvereni bilinçlendiren,
  • Aileyi sürece dahil eden,
  • İş koçları aracılığıyla mesleki uyumu sağlayan,
  • Sürekli takip ve rehberlik içeren bütüncül bir modeldir.

Bu sistemde iş koçları yalnızca işe yerleştirme yapmaz; bireyin potansiyeline uygun pozisyonu bulur, iş ortamında eşlik eder, uyum sürecini yönetir ve gerektiğinde destek sunar. Aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği açısından riskleri azaltır, iş kazalarını önleyici katkılar sağlar.

Uygulandığı örneklerde görüyoruz ki;
Engelli bireylerin verimliliği artıyor,
İşveren memnuniyeti yükseliyor,
Önyargılar yıkılıyor.

Ve en önemlisi, engelli bireyler “kota dolsun” diye değil, “değer kattıkları” için tercih ediliyor.

Tek Tip Yaklaşımın Yanlışlığı

Mesela pandemi döneminde tüm engelli bireyleri kapsayan sokağa çıkma yasakları ve evden çalışma uygulamaları, tek tip politikaların ne kadar sorunlu olabileceğini gösterdi.

Bazı engelli bireyler için evden çalışma büyük bir fırsat yaratırken, bazıları için sağlık sorunlarını artıran ve sosyal izolasyonu derinleştiren bir sürece dönüştü. Bu deneyim bize şunu öğretti:

Tüm engelliler aynı değildir.
Politika bireye göre şekillenmelidir.

Hak ve destek mekanizmaları; bireysel özelliklere, ihtiyaçlara ve tercihlere göre kurgulanmalıdır.

Kolektif Çalışma Olmadan Çözüm Yok

Türkiye’de engellilere yönelik çok sayıda proje, çalışma ve iyi niyetli girişim bulunmaktadır. Ancak bu çalışmalar kolektif bir sisteme oturtulamadığı için ya yerelde sınırlı kalmakta ya da uygulama aşamasına geçememektedir.

Devlet, özel sektör, sivil toplum, sağlık fakülteleri, rehabilitasyon merkezleri ve İŞKUR koordineli çalışmadıkça, sorunlar kısır döngüden çıkamayacaktır.

Destekli istihdam yalnızca bir model değil; bir zihniyet dönüşümüdür.

Korumalı Alanlardan Açık Topluma

Engelli bireylerin çalışma hayatındaki en büyük ihtiyacı, koruma değil; fırsattır.
Ayrıcalık değil; adalettir.
Kota değil; değer görmektir.

Bugün engelli bireylerin yaşadığı sorunlar yalnızca işe girmekle sınırlı değildir. İşe girdikten sonra yükselme fırsatları, ekipman erişilebilirliği, iş güvenliği hakları, sosyal güvenceleri ve saygınlıkları da aynı derecede önemlidir.

Toplumun algısı değişmeden, mevzuat uygulanmadan, destek mekanizmaları sistematik hale gelmeden gerçek bir eşitlik sağlanamaz.

Kişisel Sorumluluğum

Bu çalıştayda raportörlük yaparken yalnızca not tutmadım; tanıklık ettim.
Bir annenin kaygısına, bir çalışanın görünmeyen mücadelesine, bir işverenin tereddüdüne, bir uzmanın çözüm arayışına tanıklık ettim.

Şuna inanıyorum:

Engelli bireylerin istihdamı bir sosyal politika başlığı değildir; bir insan hakları meselesidir.
Ve insan hakları ertelenemez.

Kemal Ateş olarak, destekli istihdam modelinin ülke genelinde sistematik biçimde uygulanması, engellilik değerlendirmelerinin bireysel ihtiyaç odaklı hale getirilmesi ve kolektif bir çalışma mekanizmasının kurulması için atılacak her adımın takipçisi olmaya devam edeceğim.

Çünkü biliyorum ki;
Gerçek kalkınma, kimseyi geride bırakmadan mümkün olur.

Gerçek ilerleme ise, kimseyi geride bırakmayan toplumlarda mümkündür.

Unutulmamalıdır ki; engeller, bireylerin bedenlerinde değil, çoğu zaman zihinlerde ve sistemlerde büyür. Ve biz, o engelleri birlikte aşabildiğimiz gün gerçekten güçlü bir toplum olabiliriz.

Sonuç olarak; engelli bireylerin sessiz talebi, bizim yüksek sesimiz olmaya ihtiyaç duyarsa, kimse merak etmesin — biz o ses olur, o adalet çağrısını birlikte yükseltiriz, o umudu da büyütürüz!..

SİYASETİNİZ BATSIN!

Türkiye’de insanlar henüz maaş zammını almadan, o maaş en az 6 ay önce enflasyon karşısında eriyor. 2026 yılına girdik, asgari ücret 28.000 TL oldu. Resmî enflasyon 2025 sonu itibarıyla %31 olarak açıklandı ama gerçek enflasyon bunun en az iki katı. Bağımsız araştırma kuruluşları (ENAG) gerçek enflasyonun hâlâ %60-70 bandında olduğunu söylüyor. Peki aradaki farkı kim ödüyor? Milyonlarca emekçi, emekli, dar gelirli vatandaş…

Asgari ücrete bakalım. O da 28.000 TL, peki yoksulluk sınırı ne kadar? 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2026 itibarıyla 80.000 TL’yi aşmış durumda. Yani asgari ücretle çalışan bir insan, yoksulluk sınırının üçte birinden biraz fazla bir gelirle geçinmeye çalışıyor. Emekli maaşı ise en düşük 20.000 TL civarında – yoksulluk sınırının dörtte biri. Yani bu rakamlarla insanlar nasıl geçinir bilmiyorum!

Özellikle evini alamamış olan kesim… Ankara’da ortalama kira 25.000 TL’yi buldu. İstanbul’da bu rakam 30.000 TL’nin üzerine çıktı. Yani bir asgari ücretli, maaşının neredeyse tamamını kiraya verse bile geriye 3.000 TL kalıyor. Faturalar, mutfak masrafı, ulaşım derken… Diğer taraftan AKP Hükümeti ne yazık ki bankacılık ve inşaat sektörünü ayakta tutan politikalar uyguluyor. Bankalar rekor kârlar açıklarken, insanlar kredi kartı borçlarını ödeyemediği için icra dosyaları kabarıyor. 2026’da takipteki kredi kartı alacakları geçen yıla göre yüzde 30 arttı.

Evinde çocuğu okuyan ailelerin durumu daha da vahim. Bir üniversite öğrencisinin aylık ortalama masrafı (barınma, beslenme, ulaşım, kırtasiye) 25-30 bin TL civarında. KYK yurtlarında kalmak için kura çekiliyor, kurada çıkmayan öğrenci özel yurtlara mahkûm – ki onların fiyatı 20-25 bin TL’den başlıyor. Devlet yurdunda kalan öğrenciye verilen iaşe bedeli günlük 250 TL – bu parayla bir öğrenci günde iki öğün yemek dahi yiyemiyor hâlâ.

Hele ki evinde bakmakla yükümlü olduğu engelli bir birey varsa… Engelli maaşı 2026’da 4.500 TL civarında. Özel eğitim, rehabilitasyon, tıbbi malzeme derken bu paranın hiçbir karşılığı yok. Evde bakım maaşı alan aileler ise aylık 8.000 TL ile yetinmek zorunda – bu parayla ağır bakımlı bir engelli bireyin altını dahi değiştiremezsiniz.

Ne muhalefet bu konulara cesurca değiniyor, ne de hükümetin umrunda. Ana muhalefet partisinin derdi zaten başını aşmız, ekonomi vaatlerini açıklayamaz hale gelmiş… Kaldı ki meclis kürsüsünde bu tabloyu her gün haykıracak durumda dahi değiller. Diğer muhalif partilerin açıklamaları zaten havada kalıyor, sokaktaki insanın derdine derman dahi olmuyorlar.

Siyasiler, körün, herkesle aynı manzarayı gördüğü yerdeler.

Oysa bu manzara karşısında susan, seyreden, kendi hesabının peşinde koşan herkes aynı kirli oyunun parçası. Bu tablo karşısında susanlar; hükümetiyle, onu destekleyen partileriyle, muhalefetin sessiz kalanlarıyla… Haksız gücünüzle zalimsiniz. Ve sakın unutmayın haksızlığa uğrayanın çektiği sefaletin karşısında da ezileceksiniz. Çünkü adaletiniz sadece sahnede var. İnsan olabilmeyene yazık ki uzaksınız!

Dolayısıyla ne olacak bu ülkenin hali bilmiyorum ama bu hale gelmesinde hem iktidarın dayatmacı politikalarının hem de muhalefetin sessizliğinin, dahası dikkatli seçim tercihinde bulunmayan vatandaşlarımızın da çok suçu var.

İnsanlar ikinci, hatta üçüncü işi yapmak zorunda kalıyor hayatlarını idame ettirebilmek için. Sabah 7’de evden çıkıp gece 12’de dönen bir baba, çocuğunun büyüdüğünü göremiyor. Hafta sonu çalışan bir anne, ailesiyle bir kahvaltı sofrasında buluşamıyor. Giden sağlıklarından, yaşamlarından, biriktiremedikleri anılardan, hatıralardan; aileleriyle geçiremedikleri zamanlardan gidiyor. Türkiye’de bir işçi yılda ortalama 2.232 saat çalışıyor – OECD ortalamasının çok üzerinde. Peki bu fazla çalışmanın karşılığını alabiliyor mu? Hayır!

Oysa Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ne buyurmuştu: “Zulümden sakının, çünkü zulüm kıyamet gününde zifiri karanlıklardır.” (Müslim) Ama bugünün zalimleri, o karanlığı gölgede bırakacak bir vicdan yoksunluğuyla halkın sırtından geçiniyor. Adaleti sahneye hapsedenler, gerçek adaletin ilahi bir terazi olduğunu unutmuş görünüyor. Fakat bunu unutmayanların olduğunu da unutuyorlar.

Bu nedenle Türkiye’de siyaset kadar kirli ve sahte yüzlerin olduğu farklı bir alan ne yazık ki yok. Çünkü siyaset, insanların acısını görmezden gelme sanatı haline geldi. Rakamlar ortada, tablo net, feryatlar duyuluyor. Ama iktidar da muhalefet de kendi hesaplarının peşinde. Vatandaş ise bu kirli oyunun ortasında, ay sonunu getirmeye çalışırken kaybolup gidiyor.

Bu yüzden sizin SİYASETİNİZ BATSIN. ZULMÜNÜZLE İNŞA ETTİĞİNİZ BU DÜZEN, SAHTE ADALETİNİZ, SATILMIŞ VİCDANLARINIZ, İNSAN OLABİLMEYE UZAK YÜZLERİNİZ HEP BİRLİKTE BATSIN.

O ağır engelli çocuğu olan ailelerin durumu aklımda geldikçe gözlerim doluyor.

YAZIKLAR OLSUN SİZE!

Başkentin Kalbindeki Umut: Ankara Kent Konseyi

Bir engelli hakları savunucusu ve bu mücadelenin içinden gelen biri olarak, Türkiye’de engelli bireylerin hayatına dokunan kentsel hizmetlerde iyileşmeler olsa da, bu iyileşmelerin henüz yeterli ve sistematik olmadığını gözlemliyorum. Bu eksikliğin temel sebeplerinden biri, yerel yönetimler ile engelli sivil toplum girişimleri arasındaki ilişkinin, gerçek bir iş birliği ortaklığına dönüşememesidir.

Çoğu zaman, kamu kurumları nezdinde sivil toplum, “gerektiğinde fikri sorulan” ancak karar ve uygulama süreçlerine eşit bir partner olarak dahil edilmeyen bir konumda kalıyor. Bu iletişim, maalesef tek yönlü ve sürdürülebilir olmaktan uzak bir ritüele dönüşebiliyor. Oysa engelli dernekleri, vakıfları ve federasyonları, binlerce bireyin ve ailenin doğrudan sesi, sahada biriken sorunların ve çözüm önerilerinin en gerçekçi taşıyıcılarıdır.

Ankara, bu anlamda benzersiz bir potansiyele sahip. Sadece siyasetin değil, aynı zamanda engellilik alanında faaliyet gösteren sayısız sivil toplum platformunun, ağının ve uzmanlık merkezinin de başkenti. Bu yapılar, yerelden uluslararası düzeye kadar değerli çalışmalar yürütüyor, somut politika önerileri geliştiriyor ve uygulanabilir projeler hayata geçiriyor. Tüm kamu kurumlarının bu “canlı bilgi ve deneyim havuzundan” sadece sembolik olarak değil, politika yapım süreçlerinin merkezinde yer alan esas paydaşlar olarak faydalanması, hem verimliliği artıracak hem de toplumsal faydayı katlayacaktır.

İşte tam da bu kopukluğu giderebilecek, umut verici bir model var: Ankara Kent Konseyi ve onun en dinamik yapılarından biri olan Engelliler Meclisi. Benim de özel ilgi alanım ve yakından takip ettiğim bu meclis, farklı engellilik gruplarından bireylerin ve temsilcilerin, görüş ve ihtiyaçlarını doğrudan, aracısız ve eşit bir şekilde aktarabildikleri kapsayıcı bir platform sunuyor. (Tabii ki güçlendirilmesi gereken durumlar var.)

Bu yapı, katılımcı demokrasinin nadir örneklerinden biri. Tüm paydaşların eşit söz hakkına sahip olduğu bu ortam, “birlikte yönetişim”in somut bir örneği. Yalnızca yerel politikalara değil, ulusal hatta uluslararası söylemlere de yön verebilecek bir deneyim ve uzmanlık laboratuvarı aslında.

Burada Modeli İşleyişini Güçlendirmek İçin Atılması Gereken Bazı Somut Adımlar:

Önceikle imzalanan uluslararası sözleşmeler (BM Engelli Hakları Sözleşmesi gibi), artık güzel niyet beyanı olmaktan çıkarılmalı. Bunlar, somut, izlenebilir ve bağlayıcı iş birliği protokollerine dönüştürülmeli. Her kamu projesinde, engelli STK’ları erken planlama aşamasından itibaren zorunlu ve etkin paydaşlar olarak tanınmalı.

Sonrasında yerel yönetimler bünyesinde, engelli hakları ve erişilebilirlik konusunda uzmanlaşmış, sivil toplumla sürekli eşgüdüm halinde çalışan daimi ve yetkili birimler kurulmalı (varsa kesinlikle güçlendirilmeli). Bu iş birliğinin yürütülebilmesi için ayrılmış, şeffaf bütçe kalemleri mutlaka oluşturulmalı.

En önemlisi toplantılar “yapılmış olmak için” değil, somut çıktılar üretmek üzere kurgulanmalı. Erişilebilir bir toplu taşıma aracı, engelsiz bir park prototipi, yaygınlaştırılabilir bir erken müdahale programı veya bir istihdam kota rehberi gibi ölçülebilir hedefler konulmalı. Bu çıktılar düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalı ve mevcut meclis bünyesinde ki STK’lar tarafından izlenmeli ve takip edilmeli.

Ankara, Türkiye’nin kalbi. Burada filizlenen her iyi uygulama, tüm ülkeye yayılacak bir kelebek etkisi yaratma potansiyelini taşımaktadır. Bu etkinin gerçekleşmesi için tek koşul, üretilen politikaların ve var olan güzel niyetlerin insanların günlük hayatına dokunabilmesidir. İstihdam edilen bir birey, bağımsızca ulaşılabilen bir kütüphane, erken tanı alan bir çocuk… Asıl dönüşüm, işte bu somut ve dokunulabilir değişimlerle başlar.

Ankara Kent Konseyi ve Engelliler Meclisi, bize yol haritasını gösterebilir veya bu yol haritasını ortaya koyacak dinamikleri canlandırabilir. Bu modelin sahip olduğu birikimi ve ruhu, tüm kamu kurumlarına yaymak bir tercih meselesi değil,  zorunluluk haline gelmeli. Kurulan diyaloglar, kurumsal ve samimi bir iş birliği kültürüne dönüştürülmeli. Bunu başarmak, sadece engelli bireyler için değil! Aileleri için de; Daha adil, daha kapsayıcı ve daha insani bir gelecek inşa etmek isteyen hepimizin ortak sorumluluğudur.

İmzalanan Taahhütler ile Acı Gerçekler Arasında: Türkiye’de Engelli Hakları Karnesi

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ni 2009 yılında imzalayarak içeriye “artık her şey değişecek” mesajı veren Türkiye, bugün ne yazık ki devasa bir söylem-eylem uçurumuyla karşı karşıya. Uluslararası arenada verilen sözler, ülke içinde kâğıt üzerinde kalan düzenlemelere, oradan da tam bir uygulama felcine dönüşmüş durumda. Engelliler ve aileleri için hayat, bürokrasinin katı kuralları, siyasilerin reklam propagandaları, erişilemeyen binalar, görmezden gelinen ihtiyaçlar ve sürekli bir mücadele alanı haline gelmişken, hükümetin “engelsiz yaşam” vurguları havada kalan birer retoriğe dönüşüyor. Bu tabloya rağmen, muhalefet partileri yaklaşık nüfusun yüzde 36’sını dolaylı olarak etkileyen bu kritik toplumsal meseleyi, ikna edici ve sürdürülebilir bir politik öncelik haline getirmekte şaşırtıcı bir şekilde etkisiz kalıyor. Konu stratejik bir insan hakları mücadelesi olarak benimsenmekten uzak, seçim dönemlerinde hatırlanan bir “niş grup” temsili olmanın ötesine geçemiyor.

2021 “Erişilebilirlik Yılı”: Bir Propaganda Başarısı, Bir Haklar Felaketi
Bu uçurumun en çarpıcı örneği, 2021 yılının “Erişilebilirlik Yılı” ilan edilmesidir. Bir yıl boyunca etkinlikler, sempozyumlar, sosyal medya kampanyaları ve bolca afişle kutlanan bu yıl, ne yazık ki somut ve kalıcı bir değişim getirmedi. Erişilebilirliği sağlamayan kamu binalarına, işletmelere veya toplu taşıma araçlarına yönelik caydırıcı yaptırımlar neredeyse hiç uygulanmadı. Yasalarda var olan idari para cezaları, valiliklerce onaylanmadı veya uygulanmadığı için etkisiz kaldı. Sonuçta, 2021 yılı bir “farkındalık yılı” olmaktan öteye gidemedi; erişilebilir bir rampa, çalışan bir asansör veya erişilebilir bir web sitesi anlamında engellilerin hayatına dokunan somut bir kazanım sağlamadı. Bu durum, sorunların gerçekten çözülmek yerine, yönetilmek ve “görünür kılınmak” istendiğinin acı bir göstergesi oldu.

Hastalık Raporundan İnsan Hakkına Uzanan Çetin Yol
Bu ülkede engelli olmak, önce bir raporla kanıtlanması gereken bir kimlik haline getirildi. O meşhur “Engelli Sağlık Kurulu Raporu” için çıkılan yolculuk, hastane koridorlarında bitmek bilmeyen bir sınavdan farksız. Her bürokratik adım, her heyet önündeki muayene, kişiyi sadece tıbbi bir vaka olarak damgalayan, onu sadece teşhise indirgeyen bir süreç. O kâğıt parçası, haklara giden yolun anahtarı değil, aslında “sen bu kadar değersin” diyen bir mühür gibi. Ve her iki yılda bir bu aşağılanma tekrarlanıyor; her yenileme, “hâlâ yeterince engelli misin?” sorusunun yeniden sorulduğu bir güvensizlik hali.

Bu zorlu maratonu aşanların ulaştığı liman ise çoğu zaman bir hayal kırıklığı. Sosyal yardım denilen şey, aile gelirine sıkıştırılmış bir “lütuf”tan ibaret. Engelli birey, bağımsız bir vatandaş olarak değil, ailenin mali durumuna bağlı bir “yük” olarak görülüyor. Verilen para, insan onuruna yakışır bir yaşamı değil, ancak bir var olma mücadelesini karşılıyor. Hatta çoğunlukla onu da karşılamıyor. Ve bu sistemin en ağır bedelini, çoğunlukla kadınlar ödüyor. Çocuğuna bakmak için işini, sosyal güvencesini, kendi geleceğini feda eden anneler, sessiz sedasız bir yok oluşun içine itiliyor. Ve ne yazık ki onların kayıp yılları, hiçbir istatistiğe girmiyor.

Eğitimde ve İstihdamda Sistematik Dışlanma
Peki ya çocuklar? Eğitimdeki kopuş, en acımasız olanı belki de. Bir çocuğun okul kapısından içeri girebilmesi, “kaynaştırma” adı verilen o temel hak, okul idarelerinin ve RAM’ların önyargılı kararlarına takılıyor. “Sınıfın düzenini bozar”, “öğretmene ek yük olur” gibi gerekçeler, bir çocuğun sosyalleşme, öğrenme ve geleceğini inşa etme hakkının üzerine beton döküyor. Evde eğitim ise çoğu zaman eğitimsizlikle eşdeğer. Bu, sadece bir eğitim hakkı ihlali değil, bir neslin toplumdan koparılması, yeteneklerinin köreltilmesidir.

İş hayatına gelince, oradaki manzara “görünür kılınma”nın en acıklı hali. Kamuda, engelli kotası diye bir şey var, evet. Ama bu kota çoğu zaman liyakati değil, “raporu” istihdam ediyor. Görme engelli bir hukuk mezunu santralde, bedensel engelli bir mühendis arşivde, hizmetli kadroda… Bu, hem o bireye yapılan büyük bir haksızlık, hem de bu ülkenin beyin gücünü heba etmesidir. Özel sektör ise daha soğuk bir hesap yapıyor: Engelli çalıştırmama cezasını ödemek, birçok şirket için daha az maliyetli ve “problemsiz” bir seçenek. Şimdi bu toparlanmaya çalışılıyor fakat yetersiz. görüyoruz ki insan, bu denklemde de sadece bir maliyet kalemi.

Ve nihayet, her şeyin dijitalleştiği bir çağda, dijital uçurum en büyük ironiyi yaratıyor. E-devlet kapısı, engelliler için çoğu zaman kapalı. Hakeza UYAP sistemi de aynı. Ekran okuyucuların okuyamadığı siteler, alt yazısız kamu spotları, doldurulamayan formlar… Teknoloji “hayatı kolaylaştıracak” derken, engelliler için hayatı daha da erişilmez kılıyor. Bu, sadece bir teknik aksaklık değil, vatandaşlık bağının da koparıldığı yeni bir dışlanma biçimidir.

Sonuç: Siyaset Üstü Bir İnsanlık Sınavı
Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve yürürlüğe koyduğu yasalar, gerçek bir dönüşüm için gerekli ancak yeterli değil. İktidar, sorunları çözmek yerine sembolik hamlelerle yetinirken, muhalefet de bu devasa toplumsal meselenin hakkını veremiyor. Daha da çarpıcı olan, muhalefet partilerinin kendi iç teşkilat yapılarında dahi engellilerin ve deneyimli ailelerinin karar alma mekanizmalarına anlamlı katılımını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirememiş olmasıdır. Bu suskunluk ve etkisizlik, sorunu derinleştiren bir başka faktör.

Çözüm daha fazla “farkındalık projesi” değil. Çözüm, o hastane koridorlarında saatler geçiren insana saygı duymaktan başlıyor. Çözüm, engelli bireyi bir “yüzde” veya “yük” değil, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak görmekten geçiyor. Çözüm, muhalefetin de bu konuyu stratejik bir insan hakları mücadelesi olarak benimseyip, somut, takip edilebilir politika teklifleriyle ortaya çıkmasını ve ses getirmesini gerektiriyor.

Değişim, rampasız binaya ceza yazıldığını, engelli mühendisin mühendis olarak çalıştığını, bir annenin gelecek kaygısı duymadığını gördüğümüzde başlayacak. O gün gelene kadar, bu ülkede engelli olmak, sistematik bir yalnızlık ve mücadele hali olmaya devam edecek. Bu, hepimizin ortak utancı ve siyaset üstü bir insanlık sınavıdır.