Benim için;


- Bir yazıya yaşam vermekten

- Daha mühim değildir
Benim için;



İçinden ray geçen topraklardır Sarıkamış, eteklerinde Allah-u Ekber dağlarının; kışlası…

Babamın yolculuğu esnasında aldığı bir video, Sarıkamış-Soğanlı istasyonu arasında yapılmış bir tünel ile Devlet Demiryolları’nın usta işçilerini ve onların emeklerini anımsatıyor ve unutturmuyor.
Bu emek Sarıkamış’tan Soğanlı’ya değil, Soğanlı’dan Sarıkamış’ı şerh etmek gibi geliyor bana…
Şimdi babamın anlatımı ile bu tünel ve alan hakkında biraz bilgi edinelim:
“Soğanlı arasında, Sarıkamış tarafından 100 metre girilip sol tarafa doğru hafif dönüş ile gidildiği zaman en azından 1500 metre uzunluk vardır. Kış aylarında bu bölgede ortalama 1.5 metre kar olur. En az altı ay kar kalkmaz. Ağustos’un sonlarına kadar yeşillik ve tabiat güzelliği kaybolmaz. 1.5 ay kurak geçer.
Tren Soğanlı İstasyonu çıkışından sonra Allah-u Ekber dağlarının eteğinden Horosan’a iner. Keza tünelin bir ucundan öbür ucunu görmek ışığın ölü noktası gibidir.
Sanki derin bir kuyudan yeryüzüne çıkmak gibi…” der.
Bana Soğanlı dağlarının görünmez ucunu anımsatan bu tüneli buyurun sizlerde izleyin:

YAVRU ÇITA EGEM
Yaşam raftaki yerini alıyor. Birer birer düşüyor görüntüleri bugünden geriye. Sahnenin perdesinde ise önce bir evlilik belirir, ağabeyin önce bir ev reisi olur; Sonra bir çocuk görünür küçücük, mırıldanır tatlı tatlı, kucaklarsın ve hayatın farklı bir anlamını keşfedersin.
Sen ise ekranda oynadığını zannedersin ama asıl heyecanın gelecekte olduğunu fark edersin. Görmek istediğin yeni yerler, tanışmak istediğin yeni insanlar ve yaşamak istediğin yeni heyecanlar vardır. Bu yaşam döngüsünün yepyeni oluşumu içindeki en farklı soluk ise; Artık ağabeye sadece kardeş değil, evladına bir amca, daha önemlisi bir baba olmandır.
Babanın ilk oğlunun adı Ege’dir. Ege ise neşeli bir geleceğin yansımasıdır…

O hayatımızda tatlı bir hıçgıdık. Yaşamış ve yaşayan erkeklerin en karizmatiği ve en yakışıklısı;
Çünkü henüz bebekliğinde tatlı bir tarzı, görmezden gelemeyeceğiniz mimikleri, kusursuz bir yüz ifadesi ve eşsiz bir gülüşü var. Doğal olarak aşina oluyorsunuz ve yavru çıtam dünyaya gelmeden onu hissediyor, ona hazırlanıyorsunuz…

İşte Ege‘nin geleceğine heyecan duyan bir annenin yanında bu geleceği süslemek isteyen bir babanın görüntüleri… Onların öyküleri ve bugün ulaştıkları noktalar gerçekten nefes kesici; Her ikisi de benim için bir dünyaya bedel…

Aslında anne – babalar çocuklar dünyaya geldikten sonra tüm cephelerde savaşan kahramanlar gibidirler. Bu nedenle henüz yolun çok başındalar. Her bir aşamadaki öğrenme ve becerilerin kazanılmasını ilmik ilmik oya gibi işleyerek kazanacakları süreçlerin sonucunda, gelecekten bekledikleri başarı ve mutlulukla dolu yeni bir yaşamla buluşmalarına Egem yardımcı olacaktır ve yine Egem tüm hayatımızı değiştirerek ihtiyacımız olan farkındalığı sağlamayı başarmış bulunmaktadır.

Ailesi olarak biz de onun hayatından belirli zamanları ve kesitleri yaşamak; Onun oyun zamanını yolculuk tüneli gibi işleyen bir yaşama çevirmek ve onun yaşama sevincine ortak olmak istiyoruz…

Çünkü bizim dünyamızın artık yeni bir kum, yeni bir güneş ve yeni bir denizi var…
… Amcası, Kemal 😉
Kusursuz sevin yaşamayı ve başkalarının sevgilerini paylaşmasına yardım edin; Çünkü bizce sevgiden geçmeyen hiçbir şey mübah değildir… Ortasından deprem geçse de birçok yolun, kenarları çiçeklerle kaplanabilir…
Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi, yazı yazmayı, kitap okumayı, yemeyi-içmeyi, eğlenmeyi ve sevinç dolu yaşamayı belki de birçok şeyi buna bağlıyorum…
Yaşamayı sevmeye





Bu yüzden MAYIS ayını keyifle bekliyorum…
Kemal Ateş – 08.02.2014 – 12:20
“Nasıl anlatabilirim…
Rus uzay bilimcisi kozmonot uzayı keşfe ilk çıktığında, dünyanın içinde bulunduğu sonsuz genişlikte, ucu bucağı bulunmayan ve bilinmeyen o fezada yalın bir yürüşe çıkar… O güne kadar hiçbir insan tarafından ayak basılmamış, ulaşılmamış fakat ulaşılmaya yakınlaşmış yeni bir yaşama yalın bir şekilde yürür ve bu yürüyüşü esnasında boşlukta süzülen bir kuş gibi derinliklere doğru, ışığın siyah rengi içerisinde kaybolur… Ve bu kayboluş yaşamın ona anlatılamayan serüvenlerini, duygularını, eğilimlerini dolaylı bir biçimde sunar…
İşte “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”nde; yukarıda, uzaya, dünyanın içinde bulunduğu bu fezaya ilk adım atan kozmonotun içinde kaybolduğu hissiyatı bulabilirsiniz…
Ruhun rahatı, ömre ömür katan ve bundan dolayı gönül ehlinin her daim ona meylettiği esmer güzeli bir kahveye eşlik niyetiyle okumanızın, günün tatlı haline farklı bir tebessüm katacağını düşünüyorum.” ‘Kemal Ateş’

ZİYA OSMAN SABA / MESUT İNSANLAR FOTOĞRAFHANESİ
O akşam işimden erken çıkabilmiştim. Şöyle Beyoğlu’na kadar bir uzanayım, dedim. Köprüden, saatlerdir pis hava ile dolmuş ciğerlerimin teneffüs hakkını vererek, Haliç’i ve Boğaziçi’ni selamlayarak geçtim.
Bir zamanlar oturduğum semtlerin vapurları yine hep o hareket telaşı içindeydiler. İşte Kadıköyü’ne kalkacak 6 vapurunun zili çalmaya başladı. İşte Boğaz’ın Anadolu sahilini yapacak 6, 5… Bir zamanlar saniyeleri bile kıymetli olan bu kâh küsurlu, kâh küsursuz rakamlar şimdi benim için eski ehemmiyetlerini ne kadar kaybetmişler! Zil istediği kadar acılaşabilir, memur demir kapıyı kapamak tehdidini istediği kadar ileri götürebilir; ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı. Yüksekkaldırım’dan istediğim kadar oyalana oyalana çıkabilirim. Tünel’e varınca tramvay bekliyormuş gibi üzüntülü bir hal alarak tramvaya binenleri seyreder, sonra yayan gitmeye karar vermiş bir insan tavrıyla etrafı seyrede ede Galatasaray’a, Taksim’e kadar yürüyebilirim.
Karşımdan insanlar geliyor, arkamdan insanlar geliyor. Arkamdan yürüyenler nihayet beni geçiyorlar, karşımdan gelenlerin bazılarıyla bir an bakışıyoruz; bazıları beni görmüyorlar, benim de görmediklerim oluyor, bana sürtünenler, çarpanlar oluyor. Erkekler, kadınlar, uzun boylular, kısa boylular, yaşlılar, gençler, güzeller, çirkinler, zenginler, fakirler… Kocalı kadınlar, henüz nişanlılar, yalnızlar, kolunda sevgilisi olanlar, anneleri yanında yürüyen küçük çocuklar var. Cahit Sıtkı’nın, bir şiirinde “gün hazinesi” dediği bacaklarını uzun konçlu şosonlarda hapsetmiş bir ömür hazinesi genç kızlar var. Yalınayak çocuklar da var. Ayakları muhafazalıların arasında seğirtip gazete satmaya çalışıyorlar. Fakat ayakları üşümüyor gibi, herhalde alışmışlardır, diyorum. Hem onlar da kunduralılardan daha az mesut görünmüyorlar. Onlardan gazete alan zenginler, verdikleri paranın gerisini istemiyorlar. Bu onların sevincini bir kat daha artırıyor.
İki yanımda bu insanları, giydirmeye, doyurmaya, eğlendirmeye, bir kat daha mesut etmeye mahsus dükkanlar, mağazalar, salonlar var. Onların camekanları önünde durmaktan, hayale dalmaktan kendimi alamıyorum. Şu oda takımı ne güzel! İnsan yemekten sonra şu geniş koltukta kimbilir ne kadar rahat eder! Şu abajur, elindeki örgüsüne dalmış karısının yüzüne kimbilir ne tatlı bir pembelik verir. O zaman koca, gazetesini bırakarak karısının seyrine dalar… Şu masa, karşıki mağazada satılan radyolar için bilhassa yapılmış gibi, tam uygun gelecek. Radyonun üstüne de şu ileride, antikacıdaki biblolardan biri… Şehrin en büyük mobilyacısı bütün bir yatak odası takımı teşhir ediyor. İki kişilik karyola, atlas yorganı serilmiş, başucunda komodinine, üstündeki gece lambasına, yerde küçük halısına, pencerelerdeki tül perdelerine varıncaya kadar düşünülmüş, tam bir yatak odası… Perdeleri arasında da bir kış dekoru gözüküyor. Bütün oda kızıl bir aydınlık içinde, sahiplerini beklemekten sabırsızlanıyor gibi…
Fakat bütün bu eşyayı nereye taşımalı? Şu kat kat apartmanların hangi katı benim olabilir? İlerliyorum…
Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki!
Bir kunduracının camekanında yanlara doğru kaçışmış gibi duran, kimi kapalı, kimi daha dekolte, bütün mahremiyetleri ile kadın terlikleri, bütün bir ev hayatını hayal ettiren terlikler…
Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar… Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, tayyörlerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, “bütün bunlar senin için” diyebileceğim kimsem yok.
Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar. Şu manavdaki renk renk, türlü türlü yemişler, meselâ şu iri, sarı kabuklular portakal değil, bir sofra saadetini tamamlayacak bir başka lezzet, koku ve serinlik saadetidir. Şu satıcılar avaz avaz bağırarak, şu sattıklarımızdan da alın, daha çok mesut olun, demek istiyorlar. Hele şu köşede, ta Vefa’dan getirilmiş boza şişeleri. Bu, yemekten birkaç saat sonra, bir babanın, ailesi efradına, üzerine tarçın ekerek, leblebiler koyarak yudum yudum tattıracağı bir nev’i şahsına münhasır saadet değil de nedir?
Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir. Yalnız bu caddede bulunmak insanı mesut etmeye kafidir. Yaşadığımı, ben de saadetimi düşünmeliyim. Şu kadar dükkanın içinde elbette beni de mesut, hiç olmazsa memnun edebilecek şeyler satanlar da yok değil ya! Şuracıkta kunduralarımı boyatabilirim. Şu kravatı pekala satın alabilirim. Yeni gelmiş şu şiir kitabı bana pekala zevkli saatler geçirtebilir. Ben de pekala şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim.
Sonra, beni sevecek kimse çıkmasa bile, haberiniz yok mu, yeni bir şiir kitabım intişar etti, bu kitap pekala bana şair dedirtebilir ve kimbilir, zaman gelir, edebiyat tarihçisi, bu kitap intişar ettiği zamanki fotoğrafımı arayabilir. İstikbalin nefis kağıtlı bir edebiyat tarihinin sayfaları arasından bütün gençliğimle tebessüm edebilirim. Evet, evet, hiç olmazsa genç değil miyim, ağarmış saçlarımla, biraz bezgin duruşuma bakmayın, nüfus tezkerem yanımda, buyurun, ben daha genç sayılırım. Ve sırf genç olmam, benden isteyeceğiniz tebessümü dudaklarımda yaratabilir.
Bir fotoğrafhanenin önünde bir otomobil durmuş ve etrafında bir meraklı kalabalığı hasıl olmuş. Yaklaşıyorum, otomobilin içi, camların kenarları bütün çiçeklerle süslü. Demek gelinle güvey fotoğrafhanedeler. Ben de bu fotoğrafhaneye girer, hem fotoğrafımı çıkartmış olur, hem de hayatlarının en mesut zamanlarından birini yaşatmakta olan bu çifti, kapıdan çıkmak üzere iken olsun, bir defa selamlarım.
Bütün duvarları fotoğraflarla kaplı holde bekliyorum. Bütün fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlar. İşte, yeni rütbesinin verdiği gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik topu dünyanın en büyük hazinesi imişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar, memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar.
Sonra, yeni evliler, yan yana dururlarken, sevinçten, hazdan titredikleri adeta hissedilen, çiçekler içinde yeni evliler. Bütün şu delikanlılar hep evlenmişler, saadet duymuşlar ve mekteplerini bitirdikleri zaman fotoğraflarını çekmiş olan fotoğrafçıya koşup, işte evlendik, bu sefer de evlenme saadetini tadıyoruz, yeni fotoğrafımızı çekin, demişler.
Sonra, pürüzsüz, uzun bir evlilik hayatının en güzel bir noktasında, belki bu izdivacın bir senei devriyesinde, birkaç yaşına gelmiş çocukları ortalarında resim çektiren eski evliler. Kadın biraz şişmanlamış, erkeğin alnından doğru saçları seyrekleşmeye başlamış, karşı duvarda asılı bir yeni evliler fotoğrafına bakarak gülümsüyorlar. Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Sanki bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş.
Ben böyle düşünürken, birden atölyenin kapısı açıldı, gelin, elindeki çiçeklerden daha beyaz beyazlar içinde, yanında genç kocası, bir bahar havası bırakarak, bir bahar rüzgarı gibi önümden geçtiler, kendilerini bekleyen otomobile bindiler. Fotoğrafçı onları selametledikten sonra bir müddet daha eşikte kalarak otomobili gözleriyle takip etti, sonra geri döndü, yarattığı eserden memnun bir sanatkar haliyle kendi kendine gülümseyerek, beni görmeden bulunduğum tarafa birkaç adım attı. Neden sonra varlığımı fark edip, tatlı bir rüyadan uyanır gibi, bakışlarıyla ne istediğimi sordu.
– Fotoğrafımı çektirmek istiyorum. Güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf çektirmek istiyorum, dedim. Ben konuşurken adam da beni baştan aşağı süzüyor, yüzü deminki memnunluk halini yavaş yavaş kaybediyor, adeta endişeli bir ifade alıyordu:
– Buyurun atölyeye, dedi.
Ben önde, o arkada, çiçek ve lavanta ile karışık bütün bir saadet kokusunun dalgalandığı atölyeye girdik. Gösterdiği sandalyeye oturdum. Makinenin arkasına geçti, örtünün altında yüzü kayboldu, yalnız ara sıra sesini işitiyorum:
– Tabii durun!
– Kendinizi sıkmayın!
– Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun!
– Güzel sevinçli şeyler düşünün!
Bunu ihtar etmesine hacet yoktu, ben buraya zaten sevinçli düşüncelerle gelmiştim. Şimdi burada çekilecek fotoğrafı belki bir gün sevgilim çantasında taşıyacak… Belki bu resim…
Birden fotoğrafçının sesi, bu sefer biraz daha asabi, yükseldi:
– Lütfen, zorla gülümsemeyin!
Evet, zorla tebessüm ne kadar çirkindir! Zaten benim zorla gülmeye ihtiyacım yok. Şu adesenin arkasından bütün bir ebediyet bana bakıyor demektir, ben de bütün o ebediyete, bana hayran kalacak bütün o müstakbel nesillere büyük bir şair gibi biraz mağrur, biraz yüksekten, sadece tebessüm edebilirim.
Çok mu fazla kendini beğeniş? Çok büyük, hatta gülünç bir iddia mı? Doğru! Benim esasen hayatta hiçbir iddiam olmadı ki!.. Bu çıkacak fotoğrafımın daha küçük, daha mütevazı bir vazifesi olabilir. Belki, dinimin bana vaat ettiği en yüksek mertebeye erişir, belki bir gün şehit düşerim. Belki o zaman bu fotoğrafımı, bazı mecmualar, diğer şehitlerinkilerle beraber, basarlar. Belki mektebim, verdiği şehitler arasında benim de bu resmimi müzesinin bir köşesine asar. Belki sadece ölüp giderim. O zaman da bu fotoğrafım hayatta kalmış birkaç akrabamın, birkaç vefalı arkadaşın beni anmalarına vesile olur. Onlara, şimdiden şükran ve dostluk tebessümlerimi göndermeliyim.
Dışarıdan gelen şu hayat gürültüsüne dalarak, şu odaya sinmiş beyaz gelin kokusunu teneffüs ederek, şu karşı binanın saçaklarında gagalarıyla öpüşen güvercinleri gözümün önüne getirerek, o delikanlı mezunlardan biriymiş gibi, genç subay gibi, bir gün şahadet mertebesine erişebileceğimi düşünerek, elimde sevgilimin eli varmış gibi, ortalarında çocuklarıyla fotoğraf çektirmiş olan evlilerin o rahat tebessümüyle… Fakat şimdi niçin böyle uğraşıp duruyorum? Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu? Niçin asıl o zamanlar resim üzerine resim çıkartmadım? Niçin her hafta fotoğrafçıya uğramadık? Neden bugün buraya tek başıma geldim?
Fakat şimdi böyle şeyler düşünmenin de sırası mı ya! Dünyada her insan az çok bir felakete uğramış olabilir. Bunun için büsbütün kötümser olunur mu?.. Felaketler yerine saadetleri, ölmüşler yerine doğacakları, geçmişler yerine gelecekleri düşünmeliyim. Hem…
Birden, fotoğrafçı siyah örtüsünü başından atarak doğruldu. Yüzü hatta biraz terlemişti, ümitsiz bir tavırla:
– Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim, dedi.
Dünya “Garip İnsanlar” a odaklanadursun…
Josephine Clofullia’nın sakallarında ömür boyu taşıdığı elmas İmparator Napoleon’dan hediye olabilir… İngiliz kralı Charles’in maiyetinde ki William Evans cebinde bir cüce taşıyabilir… Yine İngiliz doktoru W.J. Erasmus Wilson kırk dördü kadın, kırk altısı erkek olan doksan adet boynuzlu insan vakası kaydetmiş olabilir… Hatta Meksikalı Raul Rodrigues’in keşfettiği bir hamalda 10.16 santimetreden biraz daha uzun boynuzu da olabilir… Veya 19. Yüzyılda dünyalılar; Fransa’da kaslarıyla ilginç bir egemenliğe sahip olan değişken adamı, yani L’homme Protê’u da tanımış olabilir…
Sorun değil.
Dünya Orlêans ailesi tarafından yetiştirilen Cüce Richeborg’un, Fransız Devrimi sırasında soylular lehine casusluk yapmasına da şahit oldu. Paris’in çevresi devrimciler tarafından kuşatıldığı sırada kundak içinde, “dadı”sının kucağında kentten çıkarak devrimciler aleyhinde bilgi taşıyan adamı da tanıdı; Hatta daha sonraları yüz yaşında ölene dek Paris’te yaşamasına da vesile oldu…
Gerçekten sorun değil…
Daha doğrusu sorun! “Garip İnsan Halleri” değil. “İnsanların Garip Halleri!”
Çoğunuz gün geçtikçe insanları tanımakta biraz daha zorlandığını söyleyebilir. Ben bunu son zamanlarda sıkça duyar oldum… Tabii aksini düşünen de çoktur. Sadece doğruları konuşan insanlardan kurulu bir dünya düşünsenize; “Beyaz yalan yok, yalan yok, herkes çok dürüst ve hep doğruyu konuşuyor…” Bu durum kimileri için ne kadar rahatsız edici olurdu öyle değil mi?
Doğrusu benim için öyle olurdu. İnsan arada sırada beyaz yalan ya da yalan söylemek durumunda kalabiliyor. Eminim bunu hepimiz yapmışızdır… Bazen mutluluk için lazım bu, bazen gerçek veya soğuk bir suçu örtmek için, bazen de günü veya geleceği kurtarmak için söyleyebiliyoruz bu yalanları… Kesinlikle bunun bir sınırı, limiti yok. Herkes bunu çok iyi ve çok güzel değerlendiriyor… Biraz daha gerçekçi olursak bu konuda bir sürü yetenekli belirdi. Benim bu yazıyı yazıyor olmamın nedeni de birçoğunu tanıyor olmamdan geçiyor…
Evet, yalan söyleyenlerin birçoğunu tanıyorum… Çoğu bunu uzun zamandır sürdürmüş ve daha uzun yıllar sürdürebilir… Göz yummadığım için bazılarıyla görüşmemeye başlamış da olabilirim ya da bazıları artık benimle iletişimi kesmişte olabilirler… Bu durumları tebessümle karşılıyorum.
Sorun değil.
Ama onlar bu yalanlarını nereye kadar sürdürecekler? Gerçekten soğuk ve başkalarına zarar veren bu yalanlar bir süre sonra, yine bu insanlarca son bulur mu? Bu konuda umut var mı? Gerçekten var mı?
Dedim ya; “Benim için sorun değil!”
Ben yargılamak yerine tebessümle karşıladığım zaman huzura kavuşuyorum. Başa çıkılmaz gördüğüm savaşlarda mücadele vererek özüme kavuşuyorum. İnsanların çeşitli entrikalarla mantıklarını etkilemek yerine, duygularına hitap ederek doğru, başarılı ilişkiler kuruyorum. Yani ben doğru dinliyorum; Yeter ki o bana doğru anlatsın… Çünkü ben Winston Churchill’in de söylediği gibi; Yaşamımı aldıklarımla kazanıyorum ama verdiklerim üzerine kuruyorum…
Peki hep doğru mu yaşadım? Tabii ki hayır!
Doğru olduğunu bildiğim şeyi yapmak bazen büyük cesaret isterdi. Bazen o cesarete sahip olmadığım anlar yaşadım. Daha fazlasını istediğim zamanlar olmadı ama daha fazlasını isteyen insanlara karşı acımasız davrandığım oldu. Başkalarının gözünden bakıldığında doğru sayılan şey benim gözümden bakıldığında yanlıştı; Bu yüzden yankıları gerçekten sonsuz sürecek cümleler bağırdım! Başkaları için söylemleri yine kolay olsa da…
Ben bağırdım; O başına para yağar gibi:
Dinledi…

29.01.2014 – 14:40 – Kemal Ateş
Süper Lig’de tatil bitmek üzere ve yakın zamanda büyük mücadeleler devam edecek. Yılın belirli dönemlerinde futbola ara verilse de futbolun keyfini maçların bittiği dönemlerde de yaşamak mümkün. Çünkü futbol tutkunları için futbola dair her şey bir heyecan fırtınası yaratıyor.
Lig ve Avrupa maçları tatile girmiş olsa dahi amatör mücadeleler, transfer haberleri ve diğer spor dallarına ait mücadeleler yalnızca futbol değil spor dünyasının diğer tutkunları için de heyecan verici dakikaları artırıyor.
Benim spora ait tutkum sokak aralarında futbol oynayarak başladı. Haftanın üç gününe bir mahalle maçı sığdırır, mahalle maçlarının neredeyse tamamını da sokak aralarında oynardık. Bu nedenle futbolumu küçük yaşta çok iyi geliştirmiştim.
İlk olarak yeri Beştepe Söğütözü’nde olan Etbalık Spor Kulübü’nde oynamıştım. İlk gün sağbekte koca koca adamlara karşı gayet iyi mücadele vermiştim. İkinci gün 12 yaşında ki bu insanı koca kaleye küçük vücutla koydukları için dokuz gol yemiştim. Sonra kovdular zaten…
Daha sonra ortaokul döneminde 100. Yıl Karakusunlara taşındığımız için mahalle maçlarına ve halı saha maçlarına devam ettim. Ortaokulu Çiğdem Mahallesi’nde okuduğumdan okul turnuvalarında çok iyi işler çıkartırdım. Okulda ODTÜ Saygı Spor Kulübü’nde oynayan arkadaşlarım beni kulüpte oynamaya davet ettiler.
Hiç unutmuyorum kulüp antrenörümüz Ramazan hocamız vardı. Benim sağlığımla ilgili şanssızlıklarıma rağmen futboluma önem verir ve maçlarda oyun içinde değerlendirirdi. Ve ben çok iyi işler çıkartmıştım.
Bunun en etkili nedeni antrenmanlarımızı ODTÜ’nün doğal yaşam alanında gerçekleştiriyor olmamızdı. Toprak ve çim sahalar, orman içinde yardımcı malzemeli koşu alanları, soyunma odalarının sağlıklı koşullara uygun olması ve istediğimizde paralı yüzme havuzlarından faydalanıyor olmamız beni ve arkadaşlarımı olumlu anlamda etkilemişti.
Bu olumlu spor koşullarının geri dönüşünü iki ay sonra Ankara Keçiören’de ki Beşiktaş Spor Kulübü’nden teklif alarak almıştım. Bu nedenle kulübüm ikinci ayımda lisansımı çıkartmak istemişti. Benim “fark etmez” havasında olduğum bu transferi annem noktalamıştı. Açıklaması da gayet basitti; Sakatlanırsın…dı.
Böyle bir açıklamanın karşısında kim karşı çıkabilir ki? Bir de annem zeki kadındır… Yoksa ben denedim itiraz etmeyi. Hatta itiraz ettim de…
Fakat lisans çıkartmam konusunda gerekli olan raporu almam için tanıdık doktora randevu almış. Doktor öyle açıklamalar yapmıştı ki benim futbolu bir süre bırakmama neden oldu ve bir süre sonra hobi olarak devam ettim; Şimdi olduğu gibi…
İşte INNOVA’da çalıştığım dönemde Kiosk ve Otomasyon ekibi ile Kamu Çözümleri ekibi arasında geçen halı saha maçımız: İzlemek için Tıklayınız…
Bu maçta geçen diyaloglar da çok ilginçti; işte o diyaloglara ait satır başları videonun alt yorumlarında: Okumak için Tıklayınız…
Bu nedenle dünya futbolunda annesi yüzünden Karpatların Maradonası olma yeteneği varken bu ve benzeri imkânlardan yoksun olan tek kişi olmadığıma eminim. Annesi zeki olan çocuklar büyüdüklerinde kadınların neler yapabileceği konusunda çok daha iyi fikir sahibi oluyorlar…
Tabii ki benim deneyimim küçüklükte gerçekleşen bu amatör futbol kariyerimin bitiş anısı ile sınırlı kalmadı. Farklı tecrübelerde edindim. Bu yüzden bazı kadınların haklarını teslim etmem gerekiyor…
Özellikle hayatımın kadını olan; Annemin…

24.01.2014 – 05:40 – Kemal Ateş
Herhangi bir yerde, üniversitede, yemekte, trende, araba sürerken vesaire çalışmadan müzik yapabilen farklı bir insan…
Ankara’nın gelmiş geçmiş en iyi eserlerinden biri olan 312’nin yapımını tamamladığı sırada, titreşimleri duymak için kulaklarını hoparlöre dayayarak müzik yapıyordu…
En tiz ses ile en pes sese kadar tüm sesleri çıkarabilen tek ana programı harika kullanıyor; Bu nedenle kendi müzik kariyerleri doruklarda olan bazı gruplar profesyonel stüdyoda aradıklarını onun ev aletlerinde buluyor; Evinde ki müzik stüdyosunu kullanıyordu… Bu durum bugün bile değişmedi.
Neşet Kılıç – Hipnotik klibini izlemek için Tıklayınız
Benimle aynı yılda, 1988’de dünyaya geldiği söylenen bu adam sadece temiz, beyaz kağıda beste yazmıyor. Yapıtlarını aynı zamanda bilardo oynarken masaya, saçını tararken aynaya veya trende restorandaysa masa örtüsüne okunaklı geçirme yeteneğine de sahip. Ankara’nın batısı, Türkiye’nin doğusu ya da Avrupa yakası fark etmez, bir tarlanın ortasında oturup cool takılmak isteyen herkes keyifle dinliyor onu.

Gerçekte ise asıl olan şu…
Neşet Kılıç’ın bu fedakârlığı yaptığı, gerçekleştirdiği işlere değiyor. Çünkü onun müziğini dinlerken ben dahi çoğu insan temiz kar gibi erir, sözlerde ki anlamlar ile hasar görmüş tüm yargıları yıkarlardı. Birkaç saniye sonra ne olumsuz bir hava, ne de olumsuz bir düşünce kalırdı. Dinleyiciler birbirleriyle masadan masaya sohbet etmeye başlar, yaptıkları işlerden keyif alan bu adamı dinlerken doğru yerde olduklarını hissederlerdi.

Tıpkı bugün, şimdi; Eski bir arkadaşı değil, hiç ayrılmayacağı bir dostu ziyaret eden bir adamın yaşadığı gibi…

22.01.2014 Gece yarısı civarları =)
Kemal Ateş
“Özgürlük; hiç kimsenin iradesine uymaksızın, kendi bağımsız düşüncelerimizle yol almaktır. Özgürlük; bir kuşu kafese hapsetmeden, onu havaya bırakarak kanatlarının çırpınışını görmektir” ‘Işık Pala’
“Özgürlük, yaşamın; hayata dair doğallığını, ruhumuza işlemektir” ‘Kemal Ateş’

Biz, kendimiz, sandığımızdan daha zenginizdir. Ama bizi, her şeyi başkalarından almaya, dilenmeye alıştırmışlar. Kendimizden nasıl yararlanabileceğimizi öğretmemişler. Başkalarından nasıl yararlansak diye düşünerek yetiştirilmişiz. ‘Montaigne’
Oysa kendini tanıyan insan, neye ihtiyacı olduğunu bilmez fakat, insanoğlunun kendini tanıması, kendinde ki zenginliği fark etmesi ve farkındalık algısının oluşması için özgürlük, insanların karşısında açılmayı bekleyen bir kapı gibi kapalı duruyor adeta. Bu kapıyı araladığımızda ruhumuzun ele avuca sığmayan, o derin gücünü keşfederiz.
O sebepten yada bu sebepten, fark etmez; İnsanoğlu başkaları tarafından yetiştiriliyor. Aynı zamanda benlikleri de etkileniyor. Bense kendi kendimden ayrılsam bile doğruluktan hiç ayrılmamak için savaşıyorum.
Çünkü dünya öyle salıncak ki, burada her şey hem çevresiyle, hem de kendi kendine sallanır vaziyette.
Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle kalmaz, bir karara varırdım. Oysa ki ruhum sürekli bir oluş içindedir. Arayışı hiç bitmez. Tıpkı daha zengin, şatafatlı bir yaşama alışanların, geriye baktıklarında yaşadıkları korku gibi.
Bu nedenle yaşadığım hayat sade ve gösterişsiz olsun ziyanı yok. Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum. Bana kendi yaşamımı duyduğum, gördüğüm ve hissettiğim gibi anlatmamı yasak edecek kimse yok.
Çünkü ben insanım. Benim mesleğim, zanaatım yaşamaktır.
Anlattığım hayat, benimdir.
Kemal Ateş – 08.01.2014
Bu dünya insan aklının kusursuz işlediği bir alan; yeni düşünceler kotası.
İlk olarak Ağustos 2013’de Fatih Projesi’nin 14 ili 2843 okuluna teklif sunarak başladığım yeni işime şimdi IPARD çiftlikleri ve erişilebilirlik sistemlerini ekledik. Paralel olarak Hedefe Tek Atış ile gidebilen ve attıkları adımda sesini iyi duyurabilen birkaç yeni buluşa da destek olmaya başladık.
Buluşları bir şenlik havasında yarıştırarak bu konulara ilgi duyan insanların ve yatırımcıların bir araya gelebilecekleri bir ortam hazırlamak da mümkün olabilirdi. Fakat bu ilgi ve yoğunluk isteyen bir süreç olacaktı. Bu nedenle biz “Hedefe Tek Atış” ile ulaşabilecek birkaç iş fikrine sıcak bakmayı doğru bulduk. Bu yatırımların da kendi sektöründe ülkeyi bir adım ileriye taşıyacak potansiyele sahip olmalarına özen gösterdik.
Tabi bizim programımızın dışında olağan (spontane) gelişen durumlarda oluyor. Bazıları ölçülebilir olmamakla birlikte sırt dönülecek vaziyette de değil. İpin bir ucundan tutup destek olmaya çalışıyoruz. Bu durum zamanı yavaşlatan ekonomik nedenleri net olarak görmemizi sağlıyor. Bu yüzden artık kendiliğinden gelişen iş veya olaylara yönelik yeni önlemler almaya ve uygulamaya başladık.
Örneğin ülkemizde veya yurt dışında insanlara ya da özel ve resmi kurumlara ulaştırmak istediğiniz teknik/sosyal bir ürün/potansiyel yelpaze var. Biz elimizin altında ki çeşitli pazarları ve bağlantıları kullanarak adım adım koordinasyon sağlıyoruz. Eğer olaya sıcak bakarsak detaylı bir araştırma ve değerlendirme sonrasında doğrudan net yatırımı biz sunuyoruz.
Bunun dışında parasının büyük kısmını internet ortamında üreten fakat internet ortamı dışında da geçerli bir pazarı olan ürünlerimiz var. Eğer kimler tarafından ve nasıl üretiliyor diye soracak olursanız buna verilecek en basit cevap; ilgili bakanlık tarafından düzenli olarak denetlenen üretim hanelerimizi işaret ederim.
Fakat şahsi olarak ben daha çok elektronik ticaret pazarına sıcak bakıyorum. Hatta bu olayı bir adım ileriye taşıyarak henüz hiç kimsenin tam anlamıyla hazır olmadığı; üretiminden dağılımına ve kur değerine kadar hemen hemen her şeyinden devlet ve bankalar yerine internetteki bazı borsa ve kullanıcıların sorumlu olduğu sanal para birimine geçilmesini istiyorum. Bu bahsettiğim olay sanal dünyanın gerçek para birimi olan ‘Bitcoin’den ibaret.
İlke olarak bu para birimi ister fiziksel ortamda ister internet ortamında, her yerde (restoranlar, kafeler, özel doktorlar, kuaförler, oteller, sanal para borsaları vb.) kullanılabiliyor. Listeyi uzatabiliriz… Çünkü daha şimdiden çoğumuzun haberi olmayan Bitcoin’in başkenti olarak adlandırılan Berlin’de (Almanya), aralarında kuaförlerin, baların ve özel doktorların da bulunduğu en az 30-40 ticari işletmenin, silikon Vadisi’ndeki bazı emlakçıların, Londra ve Toronto’daki bazı işletmelerin ve İsrail’deki avukatlık bürolarının geçerli para birimi olarak kabul edip kullanmaya başladığı biliniyor.
Biraz daha gerçekçilik derseniz ABD ve Almanya hükümetleri başta olmak üzere ekonomileri gelişmiş birçok hükümet, Bitcoin gibi internet ortamında sanal paralarla kara para aklanması ve yasadışı ticari etkinliklerde bulunulması konusunda hayli hassas olmaya başladı. Son olarak, internetteki başka bir sanal para birimi olan Liberty Reserve bu kurallara uymamanın cezasın kapatılarak ödedi. Hatta Facebook’un patronu Mark Zuckerberg ile giriştikleri hukuksal mücadele ile tanınan Winklevoss kardeşler Bitcoin yatırımcısı olarak geri dönüyorlar. Haliyle böylesine yoğun kullanılmaya başlanan bu para birimi hükümetlerin ve en başta CIA olmak üzere birçok istihbarat örgütünün canını sıkıyor.
Sonuç olarak sanal dünyada veya gerçek dünyada iyi ve faydalı işlerin gerçekleşmesine vesile olacaksanız sıfır hata için doğru yöntemlerle ilerlemelisiniz. İlk olarak fizibilite de entegrasyonel olmalısınız. Her türlü ihtimaliyeti değerlendirmelisiniz. Daha önemlisi bir sistem üzerine kurmalısınız. Böylece inşa ettiğiniz programlar kriptolojide dahi en zayıf halka olarak kabul gören insan faktörü yüzünden dumura uğramaz, başarıya kavuşur.

Kemal Ateş
25.11.2013 – 11:00