Meraklısı için öyle bir hikâye vardır ki bazen, kuğunun şarkısı gibidir…
Şöyle geriye bir bakarsınız; Hayatın bir şerit gibi gözlerinizin önünden geçtiğini ve bunca seneyi ardınızda bıraktığınızı derin bir şekilde hissedersiniz. Ama geriye ne bıraktığınızı arar gözleriniz… Bazen.
Bazen de her şey asırlar önce yakılan bir türkü gibi gelir. Eli pusatlı beylerin indiği, yanan Çukurova’nın hikâyesi gibi…
“Çeltik yetiştirmek çok zordur. Çok su ister, bataklık ister. Bataklık ve su ise sel, sinek ve sıtma demektir. Ve her yıl sıtmadan onlarca insan ve çocuk ölür Çukurova’nın topraklarında. Bu durumsa çeltik ağalarının umurunda bile değildir. Ve çeltik ağaları kendilerine karşı çıkan, otuz beş yılda kırk üç kaymakamı kasabadan sürmüş, göndermiştir.
Bir gün yeni bir kaymakam gelir kasabaya. Genç, heyecanlı, hevesli ve sıtmaya son vermek isteyen kaymakam, çeltik ağalarına karşı zorlu bir mücadeleye girişir.”
Fakat ağalar nemrutlaşmıştır Çukurova’da. Onlara göre kendi davaları şeriat gibidir; Saltanat – devlet anlayışının resmi doktrini hâline gelmişlerdir. Çıkarların yerine insancıl duyguların almasına duyulan tepkiye karşı mücadele vermişlerdir.
Hal bu ki “ihanet bir tutam balçık kadar da olsa, güneşsıvayıp karartmaya yeter. İnsanoğlu çiğ süt emer amma, balçıkla da sıvasan GÜNEŞ HEP GÜNEŞ..”
“Ve insan… Seven, nefret eden;
hırslarıyla,yalnızlığıyla,tutkularıyla,mücadele eden İNSAN…”
Cesaretlenmiştir. Hayata tutunabilmesi için onurundan taviz vermeden mücadele etmesini öğrenmiştir.
Ve gerçektir; İki kadın savaşı değildir.
Çünkü “parçalanmış hayatlar, kararan umutlar, son çırpınışlar ve zamanın sildiği insanlar vardır artık…”
Size uzak görünüyor değil mi?
Bana göre onların yolculuğu bizim yolculuğumuz. Öteki olmaktan kaçan insanların hikâyesi çünkü…
Yüzlerce insanın başına gelen ortak kader: Ölüm iken; “Şerefin, namusun, aklın, sağlığın, hayatın, hikmetin, dünya ve ahretin para ile ölçüldüğü şu zavallı günümüzde bu mücadele, insanın en iğrenç zaaflarını anlatır bize.
Ve bizi, paraya tapan, çıkarlarını her şeyin üstünde tutan duygusuz bir ağa ile onun kadar menfaatçi çevresinin cinayete kadar giden, karanlık maceralarına davet eder.”
Aslında size de uzak görünmüyor değil mi? Çünkü “para” her şeyden önemli oldu.
Değil mi?
Aslında bu;
“SİZİN HİKÂYENİZ”
“Bir delinin değil, adım adım deliliğe giden, yaşadığı gerçeklerle baş edemeyen bir adamın hatıra defterinin baş kahramanları olabilirsiniz…”
Bir umut kapısıdır ışık. Kapı aralanır bazen ve aydınlanır gölgesine düşen taşlar, banklar, yapraklar ve ağaç dalları.
Karanlıklar kavuşur aydınlığa. Sessizlik yerini kuş cıvıltılarına bırakır. Tilkiler saklanır yuvalarında, görünmez gün sessizleşene dek. Ve gecenin gri renkli çimenleri; özüne, renklerine ve bizim için adeta yaşam varlığı sayılabilecek parıltılarına kavuşurlar.
Hafızam kendimi bildim bileli bir kişiyi hiç ölmemesini sağlayacak kadar sevmedi diyen arkadaşlarım var. Fakat benim için bu durum çok farklı.
Benim hafızam birkaç kişiyi hiç ölmemesini sağlayacak kadar sevdi. Bu kişilerin bazılarını çok iyi tanıyorum ama bazılarını birebir tanımadım. Zaten her zaman birebir tanıyor olmam da gerekmiyor. Bence önemli olan bu duyguları gerçek ve samimi olarak yaşamak. Çünkü insan samimi ve gerçek duygularını, o duyguları besleyen diğer insanlarda da görebilir.
Fareler üzerinde yapılan bir deneyde, bir fare derin bir kabın içine yerleştirildi. Üstü açık boru şeklinde ki kabın kenarı farenin dışarıya çıkamayacağı kadar yüksekti. Kabın içi suyla dolduruldu ve zifiri karanlık bir odaya yerleştirildi. Farenin yüzmesi bekleniyordu. Pes edinceye kadar geçecek zaman ölçülecekti. Fare üç dakikadan biraz daha fazla yüzdükten sonra pes etti.
Deneyin devamında bu kez aynı kaba başka bir fare kondu. Ancak deney ortamında bu kez bir farklılık vardı. Odayı aydınlatan ince bir ışık huzmesi verildi. Bu fare otuz altı saatten daha fazla bir süre suda yüzmeyi sürdürdü. Hiçbir ışık görmeyen fareden 700 kat daha fazla direndi.
Peki, fark neydi?
Işığı görmeyen farenin umudu yoktu. Etrafına baktığında karanlıktan başka bir şey göremiyordu. Yüzmeye devam etmesi için bir nedeni yoktu.
Umudumuzu yitirdiğimizde, bizim de yaptığımız gibi…
Oysa bir umut ışığı her zaman vardır.
İnanmanız için görmeniz gerekmez, inandığınıziçingörürsünüz.
Aşk ile Kader arasında; Dünyayı sıcak ve ışıltılı hale getiren bir şey…
Mesela; IAN Mcewan’ın Libya’da Tripoli’de yaşadığı sırada, dokuz yaşındayken yaklaşık otuz saniye süren ve bilinçli hayatının gerçek başlangıcı olarak kabul ettiği bu sevinç gibi…
“Alçak bir uçuruma doğru inen ahşap merdivenlerin başına geldiğimde saat yedi otuz sularında olmalıydı. O zamanlar daha berrak ve parlak bir deniz olan Akdeniz’in sükûnetinin havanın tatlılığından ve kıyıya vuran küçük dalgaların sesinden ayırmak mümkün değildi. Bembeyaz kumsal ıssızdı. Hepsi benimdi. Gördüğüm şeylerden beni ayıran boşluk anlam yüklüydü.
Baktığım her şey – kumda dünden kalma ayak izleri, ucu görünen bir kaya, elimin altındaki ahşap – ışıktan oyulmuş gibi, dayanılmaz bir eşsizlikte ve bir şekilde kendinin farkında, ‘Biliyor’ gibiydi…
O anda, her şey birbirine aitti ve o bütünlük de bilgili görünüyor, sanki şimdi bizi gördün, diyordu.
Gördüğüm şeyin içinde eridiğimi hissettim. Artık bir oğul, öğrenci ya da yavrukurt değildim. Yine de kendi bireyselliğimi yoğun biçimde hissedişim sanki ilk kez oluyordu. Var olmaya başlamıştım. ‘Ben benim,’ gibisinden bir şeyler mırıldandım. Şimdi bile bu biçimde dile getirilişini faydalı buluyorum.”
“Güneş gibi doğan Gezi olaylarının gölgesinde yeni bir ağaç daha filizlendi tarihe… Ağlamanın tarifi olmuyor işte.”
“Sadece bunu anlatmak için yaşayabilir insan ya da bunu yaşatmak için yazabilir bir kitabı. “
Ya da adına sadece “Berkin Elvan” koyup içini boş bırakabilir kitabın.
“Düşünmediğimiz şey, kendi yaşamının en iyi bölümünü arkada bıraktığı belki de.”
“Bu ülkede, bu dünyadaki en büyük acı; Bu ülkenin ve bu dünyanın şahidi olmak… Belki de.”
Ama daha büyük bir acı var ise; Che Guavara’nın dediği gibi: Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar; Ya ölmeli cellatlar, ya da hiç doğmamalı çocuklar.
Diyelim doğdu, diyelim büyüyor ve yaşamının en güzel, en cıvıl anında öldürüyorlar onu!
Annesini ve babasını nasıl tanımlarsınız? Onlara hangi isimleri uygun göreceksiniz. Hani anne veya babanız öldüğünde yetim ya da öksüz deniyor. Eşiniz öldüğünde dul. Ama çocuğu ölen birini nasıl tanımlayacaksınız. Öyle bir kelime var mı?
Bugün Karaman’da kaldığım otelde kahvaltı yapmak için restorana indiğimde Karaman Eğitim ve Bilim İşgörenleri – EĞİTİMİŞ Sendikası’nın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” toplantısı varmış; Sadece kadınların değil, eşlerinin de yoğun ilgi göstererek hanımlarının yanında olduğu bir kahvaltı ve toplantı. Ben bugünün, yani 8 Mart’ın “DünyaEmekçi Kadınlar Günü” olduğunu ne yazık ki bilmiyordum, öğrendim.
Sendikanın Karaman il başkanı genel bir giriş ve tanıtım konuşması yaptı. Ancak Yönetim Kurulu Üyesi bir bayanın gerçekleştirdiği ikinci konuşma benim daha çok dikkatimi çekti. Hatta benim nezdimde o konuşmaya yakışan başlık ancak “Kadınlar Özgürleşmeden Toplum Özgürleşemez” olur.
Sizlerle şans eseri katıldığım fakat ülkemizde ve dünyada kadına yönelik şiddet, kadın emeği sömürüsü, kadın bedeni sömürüsü, kadın yoksulluğu, kadın işsizliği, çocuk gelinler ve okula gönderilmeyen kız çocukları, tacizciyi, tecavüzcüyü, saldırganı koruyup kollayan hukuk sistemi ve kadının özgürleşmesi konularında ciddi şekilde bilinçlendiğim bu toplantıdan edindiğim notlarımı paylaşayım:
Frauentag 1914 Heraus Mit Dem Frauenwahlrecht
– Dünya Emekçi Kadınlar Günü: 8 Mart 1857 yılında New York’ta tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadın düşük ücretlerine, uzun çalışma saatlerine ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için greve gitti. Greve müdahale edilmesi sonucu 129 kadın işçi yanarak öldü. 1910 yılında 2. Enternasyonel Kadın Konferansı’nda, 17 Mart 1970 yılında ise Birleşmiş Milletler tarafından 8 Mart “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak ilan edilmiştir.
– Ancak aradan geçen 158 yıla rağmen günümüzde sömürü çarkları en fazla kadın emeği üzerinden dönüyor. Güvensizleştirme, kayıt dışı çalıştırma, asgari ücretlerin altında maaş, en fazla kadın emekçileri etkiliyor.
TÜİK’in verilerine baktığımızda, çalışan her yüz kadından 52’si kayıt dışı çalışmaktadır.
Kadınlar sadece emek süreçlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, dersliklerde, tarlalarda eşitsizliğe, sömürüye, şiddete maruz kalmıyor. AYRIMCILIK VE ŞİDDET HER YERDE! Her yıl ülkemizde ve dünyada binlerce kadın öldürülüyor, tecavüze uğruyor, taciz ediliyor, öldürülüyor.
Kadınlardan en az üç çocuk isteyen siyasi iktidar, onları sosyal haklardan, iş güvencesinden ve bakım kolaylıklarından da mahrum bırakacak düzenlemeler yapıyor. Böylece kadınların hem daha kolay sömürülmesine, güvencesizleştirilmesine hem de eve kapanmasına giden yollar döşeniyor. Kadın cinayetleri katliam boyutuna ulaşmışken, devlet çıkardığı onca yasaya rağmen kadınların can güvenliğini sağlamada yetersiz kalıyor.
Her gün en az üç kadın öldürülüyor ve yasalar kadını değil aileyi korumayı öncelikli görev olarak görüyor.
Son yıllarda kadın cinayetleri yüzde 1400, cinsel taciz ve tecavüz yüzde 38, cinsel istismar yüzde 53 oranında artmıştır. 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken, 2013’ün sadece ilk dokuz ayında bu rakam 842’ye çıkmıştır.
GERİCİLİĞİN KARANLIK MAHZENLERİ
Gerici anlayışlar kız çocuklarının okula gitmesini ziyan sayıyor. Onlar, çocuk yaşında evliliğe ya da çocuk işçiliğine zorlanıyor. Böylece, aydınlanmanın olanakları yerine bu çocuklar gericiliğin karanlık mahzenlerine itilmiş oluyorlar.
Kadınların siyasetteki yeri de istenilen düzeyde değildir. Evin mutfağı gibi siyasi partilerin mutfakları da kadın için sonuna kadar açıktır. Ancak, karar mekanizmalarında kadınlara hala yer yok. Atatürk’ün 79 yıl önce seçme ve seçilme hakkına kavuşturduğu kadınlarımız, TBMM’de yüzde 14.29, yerelde ise ancak yüzde 1.1 oranında temsil edilebiliyor. sistem, onlara bit vitrin malzemesi gibi davranmaya devam ediyor.
Bu arada hazır ben Karaman’da iken şu bilgiye yer vereyim. Dün akşam otel restoranında arkadaşlarımla birlikte akşam yemeğindeydim. CHP’nin Karaman Belediye Başkan Adayı Merih Ünverin’de il destekçileriyle birlikte yemekteydi. Kendisi masamızı ziyaret etti ve tanıştıktan sonra çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi bilgili ve donanımlı bir insan. Kendisini çok iyi yetiştirmiş. Aynı zamanda CHP’nin şuan Türkiye’de tek il başkan adayı. Ben açıkcası kadının il yönetiminde farklı ve yenilikçi neler yapabileceğini gösterebilmesi açısından Merih Hanımın seçilmesini istiyorum. Tabi ilerleyen süreçlerde Karaman Kent Konseyine yapacağım destekleri düşünmeden, samimi duygularımla söylüyorum bunu.
Merih Hanım’ın CHP’den aday seçilmesi, Fatma Hanımın AKP’den bakan çıkması ne kadar yerinde ve doğru hamleler olsa da, ne yazık ki kadınların siyasetteki yeri istenilen düzeyde değil.
Dünya Ekonomik Forumu'nun raporuna göre Türkiye, siyasi katılım, ekonomik eşitlik, eğitim ve sağlık hakkı gibi farklı alanlarda kadın-erkek eşitliği endeksine 136 ülke arasında 120'nci olmuştur.
Yani ülkemiz, kadın erkek eşitliğinin esamisinin okunmadığı son 20 ülke arasındadır.
Barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi insani değerlerin yok sayıldığı bir dünyada kadınlara yer olmadığının farkında olmak çok acı ve bu nedenle şiddetsiz ve sömürüsüz bir dünya için mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. Çünkü;
Nejat İşler’in sağlık durumunun yapılan açıklamalardaki gibi iyiye gitmediği iddia ediliyor. İmar planları hazırlanan Okmeydanı’nda tapu dağıtımlarına başlandı. Dolar bürolara yaradı ve cirolarda %40’a yakın artış oldu. Otomotiv pazarı yıla %8 düşüşle başladı. Home of yolsuzluk ya da home of paralel! Dönemini aşmak üzereyiz. Gelir vergisi tebliğ taslağında kira geliri elde eden gurbetçiler unutuldu. Yeni yargılamaya 2. Ret, emniyette deprem devam ediyor. Öcalan gazetecilerle görüşecek, usulüne göre yumuşatacak. Meclis denetimi engelliyor, “özel yetki” lağvediliyor. Suriye çocuklarına işkence yaparken, Türkiye halkını fişliyor. Turpun büyüğü heybede, toplum sarı kart gösteriyor…
Artık Türkiye’de her şey o kadar hızlı gelişiyor ve değişiyor ki; Herhangi bir işi sistemize ederek entegrasyonel bir yapıya oturtmak oldukça zor. Sürekli değişime ayak uyduran bir zihin haritası çizilmiş ve hangi kitap çıkarsa çıksın, hepsi bizim için yazılmış sanki. Her şeyin ucu, öyle veya böyle bize de dokunuyor. Çünkü siyaset, sistemini kuramadığı bu enteresan yönetim yapısının her ayağında, her bacağında; Vücudun her bir noktasında varlığını adeta bir kemirgen gibi devam ettiriyor.
Kemirgen gibi dedim: TUBİTAK, TBMM’nin bilgisayar ağına 7 farklı hesaptan dış bağlantı yapıldığını ispatlamış. Bu yetkiyi kimlerin kullandığı bilinmiyor. Kişisel bilgilere erişilebiliyor ve bunu yazanların “çılgınlık” yaptığı söyleniyor.
Cumhurbaşkanımız ise, “kızım sana söyledim, gelinim sen anla” anlayışını devam ettiredursun. Benzeri liderleri tarih kitaplarında okuyabilirsiniz; Fazla değil birkaç sayfa okuyun yeterli.
Peki böylesi karmaşık, her şeyin günü birlik yaşandığı ve günü birlik önlemlerin alındığı bir ülkede biz neyi unuttuk? Gerçekten, çok samimi soruyorum; İnsanların neredeyse tüm hayatlarını en ince ayrıntısına kadar paylaşma noktasına geldiği sosyal medya varken! Kendi cevapları doğru olsa bile karşı tarafın yaptığını doğru kabul eden bir toplum olarak neyi unuttuk ve boş verdik. Gerçekten ya! Vicdanımızı nerede çiviledik?
5 Şubat’ta, Van’da, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Çeli mezrasında oturan Taş ailesinin 3 yaşındaki küçük çocukları Muharrem, yüksek ateşle aniden rahatsızlandı.
Yollar kar nedeniyle kapalı olduğu için ailesi Muharrem’i hastaneye götüremedi. Yalnızca ilgilileri arayarak yardım isteyebildiler. Görevliler gelir umuduyla beklerken Muharrem gece 02:00 sularında hayatını kaybetti.
Kapalı yolu da 4 saat yürüyerek ulaşan yakınları minik Muharrem’in cenazesini bir çuvala koyup sırtlarında taşıyarak 16 kilometre uzaklıktaki Yalınca köyüne geldi.
Erol abinin sesinin güzelliğine takılıp paylaştığı, Esra’nın radyoda dinleyip tanıştığı, hayran kaldığı ama bulamadığı ve sanıyorum Erol abinin paylaşımı ile bulduğu ünlü Fransız şarkılarının yeni Zaz’ı…
Indila… ile Derniere Danse…
Şarkı süper. Sözleri muhteşem.
Şarkının Son Dansı, Indila ile yaşam buluyor. Son Dans’ın evvel ki sözleri daha etkileyici olsa da yeni hali de eşsiz ve oldukça uyumlu. Hatta mükemmel ötesi olmuş. İnsanı dinlerken tüyleri ıslanan martı gibi yapıyor ve bir şarkı daha merhaba diyor hayatıma…
Esasen, bu kadar çok acı vermesine rağmen yine bu kadar çok seven insanların fazlaca olduğunu düşünüyorum. Her ne olursa olsun içinde ki ben’e… gülümse diyenlerin… İçindeki umudu, sevinci yaşatanların; Hep dışarı çıkmaya çalışan hüzne inat gülümsemeye gayret gösterenlerin severek dinledikleri bir şarkı olduğunu düşünüyorum.
Kısacık bir şarkının, anlattıklarının bu kadar derin olması beni şaşırttığı gibi sizleri de çok şaşırtacaktır eminim. Düşünsenize, bir şarkı ile dünyayı dolaşan tatlı bir hüzün bu.
Budur benim şarkım; Kalbimin derinlerinden gelen tatlı bir ses. Paris’te bir kadının hüznünü anlatan bu tını; bir adamın gece yarısını alabiliyor.
İşte “Son Dans” a ait hikâyenin gerçek sözleri… İşte hikâyeyi başlatan sözler…
Fakat öncesinde dünyayı dolaşan o tatlı hüznü dinleyiniz…
Bedeninde çok dolaştım Yüzünü çok defalar okşadım Altın buldum Ve yıldızlar, gözyaşlarını kuruturken Davranışlarının saflığını ezberledim Bazen onları çizerim O benim bir parçam
Sadece son bir dans istiyorum Bir olalım gölgelerden önce Bir baş dönmesi, sonrası sessizlik Tek istediğim son bir dans
Çok erken tanıdım onu, bu benim suçum değil Ok çoktan derimi deldi Bu, kaybolmayan bir acı Acıttığı kadar güzelleşen Ama olan biteni biliyorum ve artık çok geç Gözlerinden anlaşılıyor uzun mu uzun bir yolculuğa Hazırlandığı
Yarın ölebilirim, bu hiçbir şeyi değiştirmez Ellerini tutmuştum Normal birine fazla gelecek Bir mutluluk kalbime demir atmıştı Ve onun hiçbir şey söylemeden gidişini izledim Nefes alması bile yeter Hayatımı renklendirdiğin için teşekkürler
Ankara Ulus Meydanının hemen Gençlik Parkına doğru inen köşesinde PTT’ye ait Pul Müzesi olduğunu fark etmiştim. Önünden araçla veya otobüsle her geçişimde de inip görmek istiyordum ve bunu da nihayet geçen hafta, Kayseri’ye gitmeden evvel gerçekleştirdim.
Müze, Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü bankası olan tarihi Emlak ve Eytam Bankasının binası devralınarak 2013 yılında restore edilmiş ve dönemin sonlarına doğru da açılmış. Modern müzecilik anlayışı ile tasarlanan binada Dünya Pulları, Osmanlı Devleti Pulları, Anadolu Hükümeti Pulları, Türkiye Cumhuriyeti Pulları ve 7 ayrı temadan oluşan Tematik Pullar sergilenmekte. Ayrıca; Geçmişten Günümüze Posta, İstiklal Harbinde PTT ve Nostaljik PTT alanları da müzede gezilebilecek bölümler arasında sizi bekliyor…
Nostaljik görüntüler bir anda sizi geçmişe götürürken, dijital sergiler de üzerinizde adeta şok etkisi yaratıyor. Mesela müzenin ana girişinden girer girmez sağ tarafta görsel temalı bir yazılım mevcut: El hareketleriyle tarihi kitapları seçerek inceleme şansı buluyorsunuz. Bazen aksayabiliyor ama bu aksamanın düşünülen dijital sunum karşısında pek bir önemi kalmıyor… Ben yanımda fotoğraf makinesi götüremedim fakat yine de fotoğrafını paylaşıyorum:
Tarihe tanıklık eden bu koleksiyonda Tarihten Mektuplar da mevcut: Örneğin; Asurca Mektuplar, Hitit Mektupları, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in İslâm’a Davet ve Tebliğ Mektupları, Osmanlı Mektupları, Cepheden Mektuplar ve Atatürk’ün Mektupları…
Fotoğrafta da gördüğünüz gibi: Tarihi yaşatan kültürel bir tutku olduğunu bilinçaltınız işliyor fakat müze bunun iliklerinize kadar işlendiği hissini veriyor…
Osmanlı Devleti, 1863 yılında ilk posta pulunu basıp kullanmaya başladığı için Asya’da yapışkan pulu basan ikinci bağımsız devlet statüsüne de sahip olmuş. Hatta Konstantinopolis matbaasında tasarlanarak basılmış pullar var. Yazımı tamamıyla Türkçe olup Arapça el yazısı kullanılmış. Yine PTT Pul Müzesi sitesinde görmek veya gerçeğine dokunmak isterseniz Müze’de ilk Türk pulu ve sonrasında tedavüle çıkarılan Osmanlı Devleti Pullarının örneklerini inceleyebilirsiniz.
Filateli Hizmetinin bir gereği olduğunu düşündüğüm PTT Pul Sergisi bir yandan Pul Kültürünü çok iyi benimsetirken bir yandan da Tarihi yaşatan bu kültürel tutkunun “1840’dan bu yana filateli…” olduğunu tekrar tekrar gözler önüne seriyor…
Tarihe Tanıklık Eden Koleksiyonlar ile yüzünüzde farklı bir tebessüm yaratan bu tarihi yolculuk; Yine tarihinin farklı bir hissiyatını yüz ifadelerinize şu mısralar ile yansıtıyor…
Bir kâğıt parçası zannetmeyin beni…
Usta ellerde sabırla işlenip hayat bulur ruhum…
Bir zarfın köşesinde başlar tarihe yolculuğum…
Bazen hüznü, bazen neşeyi taşısa da mektuplar…
Ben geçtiğim her duraktan yeni anlamlar toplar dururum…
Ne zaman ki beni özenle saklayacak bir el bulsam,
Bütün değerlerim ve güzelliğimle ona telim olurum…
Ben bir posta Puluyum…
Kemal Ateş – Tarihe Yolcuğumuz devam edecek…
17.02.2014 – 16:55
PTT Pul Müzesi
Adres: Anafartalar Mah.Atatürk Bulvarı No: 13 Ulus / ANKARA
Telefon numaraları
Müdür 0312-560-6047
Ofisler 0312 -560-60-48/49