Geçenlerde eşim, “Kilerdeki fazlalıklara bakıp boşaltalım mı?” dedi. Ben de “Tamam, yapalım,” dedim. Tüm eşyaları çıkardık ve tek tek hepsine baktık. Poşetler dolusu dosya, fikirler, etkinlik ve faaliyet planlamaları, yazılar ve daha nicesi… Her birini incelerken fark ettim ki, insanın öncelikleri zamanla gerçekten değişebiliyormuş. Ne heyecanlarla yazdığım projeler, üzerine titreyerek oluşturduğum dosyalar… Hepsini didik didik edip, sonra da yırttım. Çünkü üzülerek itiraf etmeliyim ki, artık bizim mahallede iyi fikirlere eskisi kadar yer kalmadı. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsan, bunu kendi çabanla ve kendi mücadelenle yapman gerekiyor.
Bu, bana yakın zamanda bir arkadaşımda gözlemlediğim bir şeyi hatırlattı. Kendisine de söylediğim gibi, bir iş yönetimi içinde tüm süreçlere son derece hakim. Üstelik sadece bilmekle kalmıyor, herkese yol da gösteriyor. Sorumluluk sahiplerini yönlendirme, eksiklikleri giderme… Neredeyse her şey ona danışılıyor. Daha da ilginci, iş uygulama aşamasına geçtiğinde de sahada, tam aktif. O kadar ki, ona “Neden bu konuda resmi bir adım atmıyorsun, neden bu sorumluluğu ve mevkii istemiyorsun?” diye sormaktan kendimi alamadım.
(Hoş, bizim yetkin olduğumuz alanlarda işin ehli olmayanlar öyle mevkileri dolduruyor ki… Şimdilik susmak, bunu kabul etmek anlamına gelmiyor bende; sadece izlemek anlamını taşıyor.)
O an bu sorumun nedenini tam kestirememişti, bunu çok iyi biliyorum. Ama o kurdu attım ortaya. Zaman içinde etkisini göstereceğini de umuyordum. Nitekim öyle de oldu. Bir süre sonra o mevkiiyi istediğini fark etti ve bu konuyu tekrar konuştuk. Çok iyi bir insan ve çok haklı! Düşünsenize, bütün işi siz yapıyorsunuz, o bilgiyi ve emeği siz ortaya koyuyorsunuz, ama o saygınlığı görmüyorsunuz. O saygınlığı gören ise, o işi hakkıyla bilmiyor. Şaka gibi…
Ne yazık ki bu durum, bizim gibi orta sınıf (bir ara öyleydik, umarım en azından hâlâ öyleyizdir) ülkelerin kurumlarında normalleşmiş, kanıksanmış bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Normalleşmesi acı verici, evet, ama daha da acısı, insanların bu gerçekle yaşamaya alışkın hale gelmiş olması. Acı ama gerçek.
Zaten bizim acı ama gerçeklerimiz hiç eksik olmaz.
Bu kadar kirlenmiş, kararmış; varlığını başkalarını kötüleyerek koruyan, birbirini satan, birbirinden çalan bir toplumda… Sadece parasını değil, zamanını, yaşamını, hayatını, yetmiyormuş gibi dününü, bugününü ve yarınını çalan bir düzende, acı ama gerçekler çok olmayacak da ne olacak!
Üzgünüm ama gerçekten böyle düşünüyorum. Ben bile bu “izleme” halindeyken çok ilginç şeylere şahit oldum. Üstelik kimsenin ayağına basan, işini zorlaştıran biri de olmadım hiç. Olmam da zaten. Çünkü ben, bana yapılan bir haksızlığa asla aynı şekilde, bir başka haksızlıkla karşılık vermem. Bunu orada burada konuşmam, açıp kimseye de anlatmam. Sadece izlerim.
Ve o kişi, benim kendisini izlediğimi fark ettiği an, aslında fark edemediği çok daha önemli bir şey vardır: Artık eski o olmadığı gerçeği. Tekrar söylüyorum; artık eski o olmadığı gerçeği…
Bunu gerçekten yaşar; çünkü bunu daha önce birkaç kez deneyimleme fırsatım oldu. Dolayısıyla, sonunda herkes kendi ettiğini bulur. Bu, değişmeyen bir hayat kuralıdır. Bu yüzden aşağıdaki söz çok değerlidir benim için:
“Allah sana kötülük yapanın cezasını verirken bazen senin görmeni istemez. İnsansın sonuçta; egona yenilip ‘oh olsun’ dersin de, içine fitne eklenir diye… Uzakta, sen görmeden halleder. Bazen de süreci uzatır. Sana unutturur. Ona ise yıllar sonra toplu bir ceza verir. Kimin, neyi, ne kadar hak ettiğini sen bilemezsin. Bilme ki düşman gibi pusuda bekleme! Sen sadece iyi insan olma mücadeleni artır.”
Tam bu kısmı yazarken Ezhel’in “Allah’ından Bul” şarkısı denk geldi iyi mi 🙂
Ve daha kimler geldi aklıma…
Cahit Abi… Cahit Parsadan. Ama öyle internetten aratınca çıkacak o Cahit Parsadan’dan bahsetmiyorum. Öyle basit bir adam, öyle biri değil zaten. Azmettiricisinin abisinin olduğunu yedi cihanın bildiği, Tuncay Özkan’ın kitaplarında Hirem Abas ve Kaşif Kozinoğlu gibi kahramanların özel görüşmelerinde onun ofisini kullandığı Cahit Parsadan’dan bahsediyorum. Öyle medyatik mafya babalarından bahsetmiyorum yani! Öyle boş bir adam değildi o. Şu dönemdekiler de mafya babası değil zaten. Öyle başka bir adamdı o. Anlayabilene!
Arada sırada arardı beni Cahit Abi. “Kemal’im, seni seviyorum oğlum!” demek için, sadece. Öyle güzel bir tonda söylerdi ki. Sadece bunun için bazen bende arardım Cahit Abiyi, sırf o cümleyi ve o sesini duymak için… Özel bir adamdı. Farklı bir adamdı. Oturup konuştuğunuzda etkilenmemeniz mümkün değildi! Emin olabilirsiniz. Yattığın yer nurla dolsun Cahit Abi!
…Sonra rahmetli Muhsin Ağabey geldi aklıma. Muhsin Yazıcıoğlu. Çok ama çok özel bir insandı. En son 21 yaşımdayken vefatından dört gün önce Sürmeli Otel’de yanındaydım. “Seçim biter bitmez danışmanlarımın arasına alacağım seni. Orada, onlarla, fikirlerini hayata geçireceksin,” derdi. Çok derin bir diyaloğum vardı onunla. Onu kaybetmiş olmaktan ötürü hâlâ öyle üzgünüm ki… Hayatımda bir daha onun gibi bir insanla karşılaşamayacağımı biliyorum. Ve bu, çok kötü bir duygu. Hem de çok. Bu dönemin hiçbir siyasi karakteri onun gibi olamaz. Kimse! Zaten o dava insanıydı. Çok başka bir adamdı o. Bugün bu yaşananlar onun zamanında yaşanamazdı. Anlatamazdınız bile! Yattığın yer nurla dolsun Ağabeyim!
Ve bir de Cengiz Dayım… Cengiz Yavuz. Ben seni hiç görmedim, Dayıcım. Ama Muhsin Ağabey seni öyle uzun uzun anlattı ki bana. En az yedi kez yan yana geldik Muhsin Ağabeyle ve daha neler anlattı. Hepsini olmasa da çoğu anılarınızı dinledim ondan. Abdullah Abi’yle yaşadığınız o anıyı, Abdullah Abinin kolunu kapıya sıkıştırdığın o günü anlatırken, hem benim gözlerim doldu hem de Muhsin Ağabeyin… Gülümseyerek, özlemle…
Seni tanımayı öylesine çok isterdim ki be Dayım. Hâlâ senin adının geçtiği her yerde annemin gözleri dolar. Buna engel olamaz. Sen başka bir adammışsın. Çok ama çok isterdim sesini duymayı. Çok isterdim be Dayıcım. Uyuduğun yer nurlarla dolsun!
…İşte böyle.
Biraz böyle konudan konuya oldu ama bugün böyle daha güzel. Ha bu arada unutmadan bir süre yazı yazmaya ara vereceğim. 7 ay kadar.
7 ay sonra görüşürüz…

