Rubato

Hayat…!

Solgun bir nilüfer.

Gülümseyen bir sabah..

Siyah ve kokulu bir akşam…

Balkonda gizlice sigara içen bir kadın…..

Yorganının altında sessizce ve usulca ağlayan çocuk……

İnsanları genel anlamda seven ama kimseye tahammülü olmayan bir adam…….

Kusura bakmayın.

Yazıyı yarıda bırakıyorum.

Aşağıda ki şarkıyı dinleyin yeter!

“Rubato – Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm.”

Mizahın Beşiği :)

Mizahın beşiği twitter’da kullanıcılar tarafından oldukça beğenilmiş ve paylaşım almış tweetleri inceledim ve bu paylaşımları kesinlikle arşiv amacıyla burada da tutmak istiyorum 🙂

Nihayetinde ne demişler; Sözün bittiği yerde, mimik devreye girer 🙂

Fazla söze ne hacet… İşte Twitter’ın efsane Tweet’leri… 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FIESTA Cafe & Bistro – Ankara’nın yeni eğlence mekanı

Türkiye ve yurt dışındaki yatırımlarıyla eğlence sektörünün önemli isimlerinden Karadeniz uşakları, dev birikimi başkente taşıdı. Ankara’nın merkezinde Kızılay’da sanat, siyaset ve iş dünyasını bir araya getiren unutulmaz bir açılışla hizmete giren Fiesta Cafe ve Bistro, başkentlilerin eğlencede yeni durağı olacak. Uluslararası tecrübeye sahip yöneticileri, profesyonellerden kurulu servis kadrosu ve mutfağında kullanılan kaliteli ve doğal malzemeleriyle ziyaretçilerine mükemmeliyetçiliği temel alan hizmet anlayışını yansıtmayı hedefleyen Fiesta Cafe ve Bistro hizmete açıldı. Fiesta Cafe ve Bistro, Karadeniz müziklerini adeta yeniden yorumlayan ve günümüz gençlerinin tarzına göre uyarlayan Karadeniz’in sevilen sanatçısı Selçuk Balcı konseriyle işletme hayatına merhaba dedi. Yoğun ilginin olduğu açılışta, oyunu Şafak Sezer ile keyifli sohbetler eden Ankaralılar, unutulmaz bir akşam geçirdi.

Kaynaştırma Entegrasyonu

Kaynaştırma Entegrasyonu – Kemal Ateş

Daha önce yazılarımda yer verdiğim gibi; Dünya bizim evimiz ve bizler bu evin sakinleri, aynı zamanda sahipleriyiz. Bu evin sahipleri olan insanların duygu, düşünce ve ruhları birbirine o kadar yakın ki! Farklı yerlerde ve farklı renklerde olsak dahi; En büyük derdimiz aynı dili konuşamıyor olmamız…

Yoksa hepimizin şükran, memnuniyet ve minneti aynı. Büyük bir çoğunluğumuzun kalbinde sonsuz, ucu bucağı ve nihayeti olmayan sevgi ve hoşgörü var. Hangi dine inanıyor, hangi ülkede yaşıyor, hangi dili konuşuyor olursak olalım… Aynı..

Öğleye yakın, sis dağıldığında hepimiz aynı gökyüzüne bakıyoruz… Aynı güneşi görüyoruz… Aynı yağmurda ıslanıyoruz… Aynı geceye gözlerimizi yumuyoruz… Aynı topraklarda atıyoruz adımlarımızı…

Hal böyle iken; Üzgün, ümitsiz, karamsar ve kederli bir nesil yetişiyorsa; Uyanık, akıllı, anlayışlı veya zeki olmak anlamsız. Her gün yürek parçalayan, iç tırmalayan olaylar yaşanıyor ve dur durak bilmiyorsa; Ucu bucağı görünmeyen topraklara, doğaya ve denizlere sahip olmak anlamsız. Ev, araba, para; Lafı bile edilemeyecek kadar boş.

Aslına bakacak olursak insanlar bir bütün. Farklılıkları zenginlik, zenginlikleri değer yaratıyor. Fakat farklılıkların birlikteliğinde ki uyum… İşte en önemlisi bu!

Gelecek nesillere bırakacağımız en değerli hediye uyum olabilir. Uyumluluk bir harekettir çünkü; Dinamikleri olan bir hareket…

Uyumluluk fırsat eşitliğini sağlar. Eğitim merkezlidir. Bütün bireyler öğrenir. Programlıdır ve bireysel farklılıkları zenginleştirir. Bireylerin özellikleri ve farklılıklarına göre kişiselleştirilmiş uygulamalarla hayata geçer ve gerçek bir kaynaştırma entegrasyonudur. Bu entegrasyon modeli için yaratıcılık ve zekayı birbirinden bağımsız olarak ele alır.

Tıpkı; Sanat terapisinde öğrencilerin özgür bırakılarak düşüncelerini istedikleri gibi eserlerinde anlatmaları gibi…

Rüzgâr Nereye Götürürse…

Ben, bir şeyler yaşayarak deneyimlerimi ve pozitif yaşam anılarımı paylaşmak istiyorum. Ankara’da doğdum ama şimdi Yeni Dünya kültürünü keşfetmek, benim için diğer olaylara zaman harcamaktan daha önemli. Bu yüzde çilek bir girişimciyim ve hayat benim için çoğu zaman yaşamaya değerdir…

İş hayatım her ne kadar yoğun geçse de seyahat fırsatım çok oldu. Deli gibi çalışırken hafta sonlarının 1 gününü bile heba etmiyorum. Resmi-Dini bayramların tamamına tatil muamelesi yapıyorum. Hele ki hafta sonlarıyla birleşiyorsa bastırıyorum yolculuk biletini. Birkaç yıl daha 2-3 haftacık izinlerle debeleneceğim ama ilerleyen yıllarda gezi ve seyahat virüsümü hem farklı kitlelere yayacağım hem de sınırları aşacağım. Gerekirse para kazanma planımı değiştirip; zaman, insan ve keyif kazanmanın zamanı olduğunu göstereceğim. Bunu göstermek hoşuma gelir.

Çünkü dünya bizim evimiz. Bizler bu evin kira ödemeyen sahipleriyiz. Hal böyleyken, hayatımın yönünü seçmeye karar verdiğimde, dünyanın güzelliklerini göz ardı edemediğimi fark ettim. Bu yüzden ölmeden önce görülmesi gereken yerlere yolculuklar yapmak cazip geliyor bana. Bu yolculuklarda ki heyecanlarımı, hislerimi ve tabi ki yerler hakkında ki bilgilerimi; Uygun ve ucuz maliyetli geziler hakkında bilgi ve yapmış olduğum gezilerin maliyetlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu paylaşımların beni takip edenleri tetikleyeceğine şüphem yok. Bir adım ile onlarca ülke, yüzlerce şehir, binlerce kilometre, milyonlarca insan… Özgünlüğünüz için bir yaratıcılık egzersizi. Zamanın sihrine dokunmak gibi…

Zaten yolculuk; Yalnızca sevgi ve ölümün her şeyi değiştirebildiği bir yaşamda, tüm duyularımızı keşfetmek ve yaşamaktır. Gezen insan, öğrenen insandır. Gezen insan, dünyayı ve insanları seven insandır. Gezmek, görmek, deneyimlemek ve fotoğraflarla belgelemek birçoğumuzu hayata bağlayan diğer bir yaşam ünitesi halini aldı. Belki size de dokunur yaşadıklarım ve yazdıklarım, sizi de alıp götürür bir yerlere… Yeter ki istemeye görsün insan, her uzak, yakın olur. Zaman, para, hiçbir şey engel olmaz, olamaz. Bu yüzden bu yazı, aynı zamanda hakkımda bölümünün samimi itirafını oluşturur.

1

Fırsat Eşitliği için İnternet Ortamında Sosyal Sorumluluk Girişimi

“Engelli çocukların dünyalarına ulaşmak, onları anlamak; eğitimde çağdaşlığın, toplumda gelişmişliğin, insanda duyarlılığın bir ölçüsüdür”

Engelli kelimesi herkes için belli özellikleri olan kişileri ifade etmektedir. Bu konuda gerçekleştirilen bir araştırmada, bireyleri tanımlamak için kullanılan ilk terimin tarihçesinin 13. yüzyıla kadar gittiği bilinmektedir. Özel gereksinimli bireylere ilişkin ulaşılan ilk yazılı dökümanın da ilk çağlardan başlayarak 16. yüzyıla denk gelmesi, o dönemlerde değişen sosyal ve toplumsal özelliğin bu bireylere olan tutumunu gösterebilmektedir. Daha sonra bilim ve teknolojideki gelişmeler ve değişmeler, toplumsal tutumları etkilemiş, toplumun özel gereksinimli bireylere bakış açısı değiştikçe, bu bireyler için geliştirilen tedavi, sağaltım ve eğitim hizmetleri de değişmiştir.

İlkel kabileler ise özel yetenekleri ve farklılıkları olan bireylere genellikle korku ile yaklaşmışlar, genel anlamda bu durumu utanılacak bir durum olarak kabul etmişler, boş inançlar, hurafeler ve masallarla bu düşüncelerini desteklemişlerdir. İlk sistematik sağaltım çalışması ise 19. yüzyılda başlamıştır. Bu yüzyılın ilk yarısı, çeşitli engel gruplarındaki çocuklarla heyecan, istek ve hevesle yapılan çalışmaların görüldüğü bir dönem olmuştur. Lâkin sosyal ve eğitimsel ihmallerin fark edilemediği bu dönemde, ağır derecede yetersizlikleri / sınırlılıkları olan engelli bireylerin gelişebileceği fikri ise Itard ile 1963’de yaşam bulmuştur.

Dahası, o dönemlerde Avrupa’da konu hakkında pek çok fikir ayrımcılığı yaşanmıştır. Fakat engelli bireylerin sayısının çoğalması, toplumsal çabalar ve doğal eşitliğin azalması ile tıp ve eğitim alanında dramatik adımlar atılmış, engellilerin eğitimine ilişkin ümit veren yöntemler ve uygulamalar geliştirilmiştir. Böyle bir ortamda yeteneklerin, çevrelerin, farklılıkların, engelli bireylerin günlük yaşamlarının / davranışlarının, bütünleşecekleri toplumun standartlarına / normlarına uygun hale getirilmesini savunan normalizasyon, toplumsal yaşama paralel gelişmiştir. Dolayısıyla engelli birey ilk olarak rönesans dönemi sonrasında, toplumun içinde denetimi ve gözetimi olmadan, bireysel beceleriler elde etmiştir. Öğrenme yaşamı için bir başlangıç sayılabilen bu an, engelli çocuğun dünyayı algılamak için harekete geçtiği andır.

Günümüzde ise yaşayarak öğrenmenin, hayatla bütünleşmenin bir başka boyutu olan ve farklılıklarla birlikte yaşama kültürünü yansıtan entegrasyon; uygulama ve yöntemler açısından “kaynaştırma”; haklar, ihitiyaçlar açısından “bütünleştirme”; sosyal, duygusal ve kültürel paylaşımlar açısından “uyumlaştırma” modeli olarak karşımıza çıkmıştır. Çünkü entegrasyon; engelleri, farklılıkları, yetersizlikleri olanlarla, normal kabul edilenlerin uyumlu birlikteliğini ifade eder. Bu konuda bilgisine, tecrübesine inandığım ve Artı Kalite Özel Eğitim Rehabilitasyon Merkezi Müdürü, Mustafa Ateş’in bir makalesinde bahsettiği gibi;

“Ülkemizde entegrasyon şimdilik, sahipsiz bir taşın sığ sularda yarattığı yitik dalgalar gibidir. Acısı da, etkisi de, yalnızlığı da, umudu da, kendi içinde, çığlıklarıyla sessizce yaşanan…”

Türkiye Bilişim Dergisi - Kemal Ateş
Türkiye Bilişim Dergisi – Kemal Ateş

Bu bölüme kadar engelli bireylerin yaşantısına dair birkaç örnek vererek, toplumların bu özel bireylere olan bakış açılarından ve tarihsel gelişimlerden kısaca bahsettik. Peki milyonlarca bilgisayar kullanıcısının aynı anda bağlanabildikleri internet ortamında, sosyal sorumluluk girişimi, bir istihdam modeline dönüştürülebilir mi; bir düşünelim…

Öğrenmenin bir başka boyutu olan internet, bilgisayar ağından çok daha farklı bir fikirdir. Ağların ağı olarak bilinen bu ortam, büyük bir sosyal entegrasyon alanıdır.

Bahsedeceğim bu çalışma, normal bir bireyin elektronik ticaret sisteminden kitap alarak; hem sosyal sorumluluk girişimi olan bir istihdam modelinin gelişebilmesine, hemde engelli bireyin maddi kaynak kazanmasına yardımcı olacaktır. Normal bireyin katılımcı ve fırsat eşitliği anlayışıyla kitap alacağı bir sistemde, engelli bireye kazanç getirecek olan yöntem nedir, biraz bahsedelim.

Bu güne kadar farklı konuları, olayları ve yaşamları saklayan kitapları; raflarında tektek dolaşarak, arka kapaklarını, varsa konu başlıklarını, birkaç satır yazısını / şiirini okuyarak tercih ettiğimiz kitabevlerinden almanın insana verdiği keyif kaçınılmazdı. Fakat insanlar çok hızlı gelişen ve ilerleyen Dünya’da, teknoloji yardımıyla pek çok alandaki bilgilere kolay, ucuz, hızlı ve güvenli bir şekilde erişebilmektedir. Dolayısıyla fiziki olarak elle tutulup hissedilemediğinden, sadece görsel açıdan estetik ve kolay izlenebilirliğin öne çıkmasını sağlayan elektronik ticaret sistemleri hızla yaygınlaşmış ve şimdi istihdam modeli olarak düşünülnüştür. Bu modelde ise normal birey sisteme üye olurken, bir engelli müşteri temsilcisini kabul etmek zorundadır. Bireyin satın alacağı kitabın %15’i doğrudan engelli bireyin hesabına yatmaktadır. Yalnız ufak bir detay var; böyle bir sistemin sahibi ancak engelli bireyler olabilir. Geliştirilmesi aşamasında bir ekip çalışmasına gereksinim duyulabilsede, engelli bireylere hangi kesimde olursa olsun eşit oranda faydalanma imkanı tanıyacaktır. Bu durumda bir tek ortak noktamız vardır: “İNTERNET”.

Türkiye’de yaşayan engelli bireylere bu istihdam ve sosyal entegrasyon alanından tamamıyla faydalanabilecekleri bir ortamın sunulamamış olması; ülkemizin toplumsal duyarlılık potansiyeline haksızlıktır. Toplumsal vicdanın ve duyarlılığın ses olabileceği, örnek model girişimler ve uygulamalar duyarlı, gönüllü ve bireysel / kişisel sosyal sorumluluk duygusuna sahip olan kişilerin öncülükleriyle başarılacaktır, insanlık tarihinde ve dünyada daha ileri gelişmişlikler böyle başarılmıştır.

Hepinizi Sevgiyle Selamlıyorum

Kemal Ateş

Yardımcı  Kaynaklar :
 Engelliler ve Yaşam – Mustafa Ateş’in makalesi, Ocak,1999 – Kök Yayıncılık
 Zihin Engelliler ve Eğitimleri – Edt.Prof.Dr. Bülbin Sucuoğlu Ocak,2009 – Kök Yayıncılık

Kaynak: Türkiye Bilişim Dergisi

Az İnsanla Çok Keyif

Baharın kendini en güzel gösterdiği haftaları ve mekânları geride bırakıyoruz. Baharla ilişkilendirdiğimiz semtlerin ağaçları dahi yaprak dökmeye başladı yavaş yavaş. Kafelerin kaldırıma yayılmış masalarının etrafı şeffaf plastiklerle örtüldü, ara sokak mekânlarında üst klimalar yanmaya başladı.  Masalar arası sohbetin yaygın olduğu yerlerin o tatlı müşterileri, ellerini bacaklarının arasında ısıtmaya başlamışlar bile…

Biz de; Bizleri üşüten bu soğuk havanın sıcak insanları olarak keyif almaktayız bu durumdan.

Bir bara, pub’a, kafeye gitme kültürünün içimizden doğan bir kültür olmayışı sorun değil. Hatta bunun beklenmedik bir artısı olmuş olabilir; Az insanla çok keyifli vakit geçirmemiz bu yüzden diyebilirim.

Havaların ve genel anlamda mevsimlerin değişmesiyle beraber yaşamlarımızda oluşan bu yerleşik kültür zaman zaman değişebiliyor. Hareketlerin göz doldurduğu kafeler, sonra giderek kalabalıklaşan ve o kalabalıktan rahatsız olunduktan sonra ki tercihlerimiz… Değiştirebiliyor yerleşik kültürümüzü.

Biz Türkler, yapı olarak hep yeniliğin peşinden koşmak istiyoruz. Bu, tarihten bu yana gelen bir alışkanlığımız. Ama mekânlar, bizler gibi değiller. O güzel yerler eskitme tasarımları uygulayarak değil de; Eski varlıklarını koruyabildikleri kadar değerliler.

Mesela geçenlerde İstanbul’un ara sokaklarında geziyorum. 20, 30, 40 sene aynı yerde, aynı mahallede yaşayan yerler gördüm. Adamın çocuğunun çocuğu gidiyor. Düşünsenize orada yaşayan bir aileyi… Yaşadıkları hayatta, rengârenk anlara tanıklık etmiş oldukları cümleleri olacak. İnsanın oturduğu yerde yanından kalkmak istemeyeceği sohbet dolu bir mekân…

Yani her isteyenin rahat gireceği ama çıkamayacağı yerler…

Bizde bu kültür önceden yoktu, şimdi var olmaya çalışıyor ve var olmalı. Bunu başarmalıyız. Var olduğu sürece ben şahsen gelecekte ki çocuğuma bu kültürü taşımak istiyorum. Ve umarım başarılı oluruz. Düşünsenize; 5 dakikalık bir an için binlerce saatlik bir kültür. Sonra da yüzlerce saat orada oturup vakit geçirmek, düşünmek, dostlarla sohbet etmek… İnsan olarak işimiz bu. Hepimizin öyle.

Tabi bu konunun bir de detayları var ama ona ayaküstü girilmez. Zaten tütünsüz kahve de içilmez!

Hele bu konunun bir de Ankara ayağı var ki… Çıkamayız! O konuya bilahare gireriz.

Selam ve Sevgiler

Kemal Ateş

Gökkuşağı

Başlığın içerikle anlam ilişkisi tahmin ettiğinizden farklıdır. Şimdiden uyarıyorum... Alınmayınız!  Gelelim asıl meseleye.

İnsan kime ne kadar değer vermesi gerektiğini canı yana yana öğreniyor. Kişiliğinde şeref yoksunu, haysiyeti beş para etmez, tükürsen gökyüzünden yağmur düşüyor sanıp; bereket diye kucak açacak o kadar çok insan var ki!

Eksik olmuyorlar… Ek-silmiyorlar…

İşte bu yüzden güvensiz kalplerimizi karaktersiz insanlara borçluyuz. Yani yavşaklık renk olsaydı, bu arkadaşlar Gökkuşağı olabilirlerdi.

Zaten böyle hayatın, yaşamın, sevginin, senin, onun hatta her şeyin içine eden cibilliyetsiz yavşaklar yüzünden oluyor ne oluyorsa. Kendi hallerine bırakmak lazım; Ağır bir yüktür, kaldırmasını bilene.

Sabırdan sonra söylenen sözün de ağır olduğunu söylerler, söyletmeyin yeter.

Hadi bakalım…

İçimizdekileri de döktük.

İstanbul’da görüşürüz…

Duvar Yazıları

Duvar yazıları kadar gerçek bir yaşamında tam ortasından selamlar…

Dostlar! Konuyu hiç uzatmayacağım…

Aklıma takıldı soruyorum… aşk nedir?

Aşk; Bir kişi için felaket, iki kişi için saadet, üç kişi için cinayet…

Aşk bir yıldırımdır. Antensiz enayilere çarpar ;)

Gibi hoşuma giden duvar yazılarını paylaşacağım bu yazımda.

Tabi ben daha çok yazıların ardında görünmeyen hikâyeleri severim. Onlar görünmezler ama en azından neler yaşandığını hissettirirler. Artık bu umutla hikâyelerine yer vermeyeceğim.

Ama.. “Tanrı öldü… İmza: Nietzsche – Nietzsche öldü… İmza: Tanrı” gibi yazıların hikâyelerini zaten görmezden geleceğim.

Neyse!

Sirkeci’de bir duvar yazısı görmüştüm.

-Burda uyumak yasak.

Hemen altına da birileri cevap yazmış:

-Zaten uyku tutmadı..

Uykunun tutmadığı anlarda karşımıza çıkan yazılar aşağıda…

1

Ankara için konuşuyoruz tabi. Eminim Macarlı kardeşimin, Şilili abimin ve Kayserili Macit’in saatleri farklıdır…

2

Arzular şelale…

3

Meksika’nın Maya tapınaklarında yazdığı gibi…

Yalan Dünya be güzelim 😉

4

“Bu duvardan geçerseniz, bir daha giremezsiniz.” Berlin Duvarı 😉

5

Sen biraz keyfe gelmiş olabilirsin.

Ama sennn… Aşağıda ki =)

6

=)

7

Offf…!!! Ama yeter mi?

8

Gülsün =) Kalbim seninle gülsün 😉

9

Burnunda bir şey var.

10

Milliyetçi – Hareket – Engellenemez !

11

Deldiğin dağlardan bodrum açıklarına ada yaptım Kerem,
Adanın bir kıymeti kalmazdı Aslı olmasa vs. vs.

Belki şehir efsanesidir bilinmez.. Ama

12

13

Kemâl...

Yoğun Girdaplar

Bu sıralar birkaç arkadaşım şu keşke lafına çok takılıyorlar..

Efendime söyleyim keşke diyenler genelde güçsüzdürler. Yok henüz kişilikleri oturmamıştır. Ya da geçmişte bir karar verdiğinde bir sürü unsurdan etkilenmiştir falan…

Bana göre hayatta kaçırılan fırsatların farkına varmanın tepkisidir keşke. Kimisine göre keşkenin yerini pişmanlıkta doldurabilir. Yine de fırsatları kaçırmamak için bir stratejinin belirlenmesi gerekiyorsa, ilk strateji keşke dememek olmalıdır. Çünkü geçmişe takılıp kalmamak gerekiyor. Çünkü dünya çok çabuk değişiyor.

İkinci strateji ise çok denemek olabilir. Ama gerçekten buna inanarak denemek. Mesela Harry Potter’ın yazarı Rowling kitabını New York’ta bir kafede yazıyor ve yazımı bittikten sonra tam olarak 11 tane yayınevine sunuyor ve hiç biri kabul etmiyor. 12. Yayınevinin sahibi evine götürüyor ve şans eseri kızı okuyunca “baba bunun devamı var mı” diye soruyor. O soru karşısında adam; Senin hatrın için bin adet bastıracağım der ve kitap sonradan 72 dile çevrilir. Şu anda dünyanın gelmiş geçmiş en çok satan kiabıdır.

Yani dış dünya insana bir şekilde acizliğini hissettirecektir. Tıpkı doğa gibi… Önemli olan sizin mücadeleniz. Mesele keşke demek veya dememek değil aslında. Mesele içimizden geldiği gibi yaşamak. Bir şeyi istiyorsanız peşini bırakmayın. Bunu yapın.

Çünkü hızlı akan hayatın bizi getirdiği nokta: Aynı anda hem her şeye dikkat ediyoruz. Hem de hiçbir şeye dikkat etmiyoruz.

Güvenin bana hayalini kurduğunuz şey her neyse; Aslında o başkonulmaz bir şekilde gerçekleşmeye hazır. Onu lütfen artık kendiniz için bir hedef haline getirin. O hayal ettiğiniz şey sizden bunu bekliyor..

Peki onu hedef haline getirmek neden önemli? Tahmin edersiniz..

Zihnin kurcaladığınız kelimeler ile ilişkisi vardır. Kullandığınız kelimeler ister hayal kurgusu olsun, isterse de eyleme dönük olsun; Düşünce ve duygu biçiminizi siz farkında olmadan yönlendirir. Bu yönlendirme hem bilinç hem de bilinçdışı boyutta gerçekleşir. Dolayısıyla siz, hayal ettiğiniz şeyi bir süre sonra hedef haline getirmezseniz o bilinçaltında hayal olarak kalmaya devam edecektir. Fakat hedef halini alırsa ister istemez adım adım yaklaşıyor olacağınızı göreceksinizdir. Çünkü siz istemeseniz de bu eylemlerinize yansıyacak. Eylemlerinize ve planlarınıza.. Çünkü şunu tartışıyor olacaksınız..

Ne konuşuyoruz = Ne yaşayacağız

Bunu yaptığınız zaman yaşamınızda fiks olmuş deneyim, görüş ve inançlar yoğun girdaplar oluşturacak ve size enerji katacaktır. Hemen olmasa bile bu durumdan bir süre sonra özgürce faydalanacaksınız. Sıradışı bir güç katacak bu size. Buna aslında sizde olan gücü dışarıya vuracakta diyebiliriz..

Bu nedenle şimdilik yaşamınızda ki şifreleri keşfetmenizi diliyorum. Bir Japon Atasözü ile de bu kısa seyahat yazımı sonlandırıyorum…

<<Duvara çakılmış çivilerin yanında çıkık çivi gibi durma, yoksa ilk çekici sen yersin.>>

Japon Atasözü

Japonların sözleri, Korelilerin şarkıları güzel 🙂

Ankara-İstanbul YHT Seyahatinden…

Kemal Ateş – 23/07/2016

Hayaller, Onları düşleyenler kadar gerçektir…