Etiket arşivi: kemalatesiyiparti

Bir Karahindibanın Samimiyeti

İlk yeni ayı görürsünüz bazen alacakaranlıkta solmaya doğru süzülürken… Kelebek kaşlarını düşünürsünüz tek bir kez gördüğünüz kızın… Sonra bir karahindiba gibi uçuşur gider gözünüzün önünden sizi buna sürükleyen anlar… Bu nedenle bir karahindibanın samimiyetine güvenmek isterim; Bir karahindibanın ateşe, rüzgâra verdiği tepkinin de ötesinde…

Güven ve inancın ötesinde…

Rüzgâra karşı duran bir karahindiba…

Kederli bir çocuğun dansı gibidir. Terk edilmiş bir bahçenin bitkileri, denizin kıyısına yakın demirlenmiş vapurlar, kökten farklılıklarına karşı yıpranmış olmasına rağmen kentin içine giden eski yollar… Göç eden balıkların dalgalarına şahit olanlar gibidir…

Ateşe karşı duran bir karahindiba…

Giz dolu bir yaşamın muhteşem dönüşümünde olan güneş ve ay gibidir… İki insan; En fazla güneş ve ay kadar uzak olabilir birbirine ve en fazla o kadar yakın durabilir. En az onlar kadar ortak noktası vardır ve en fazla o kadar gerçektir. Taze bir aşk yaşarcasına… O kadar uzak ve o kadar yakın ve bir o kadar da gerçek. Bir yaşam yahut bir hayat için bitmeyen bir yolculuğu sürmek gibi…

Sarı Mavi Siyah Mor çiftlerini birbirinden ayıran yaşamın saf renk için kavuşamadığı yasak çizgiler gibi… Hüzünlü bitleri sarartan insan dokunuşları gibi… Türkiye’nin Avrupalılaşması gibi.

Derin kahverengi gözleri ile görünüşünde, yürüyüşünde ve konuşmasında hafif özgün hava, zaman zaman tutsak bakışlara yol açan tarzıyla… Bütünü değil, parçaları bulduğunda korkutan hali misal.

Kemâl

Ey Gün – Uyan

Geçenlerde “İnsan Olmanın Anlamına Dair Bir Belgesel” olan “Human – İnsan” Belgeselini izledim. Uzun uzuna anlatmaktan ziyade sadece izlemenizi tavsiye ettiğim belgeselin girişi bile uzun soluklu bir yolculuğa çıkarıyor sizi.

Araştırdıktan sonra öğreniyorum ki girişinde ki o eşsiz, muhteşem olan müzik; Sanki ruhun bedeni terk edip Allah’a dönüşünü anlattığı müzik, Armand Amar‘a; Seslendirmesi Salar Aghili, sözleri ise; Mevlana Celaleddin-i Rumi‘ye aitmiş.

Bu eşsiz güzellikten lütfen sizler de faydalanın… İşte müzik, işte söz!

Poem Of The Atoms – Armand Amar – Salar Aghili Türkçe Altyazı Human (2015) belgeselinden

“ey ruz bar’â ke zarre hâ raqs konand
ân kas ke azoo charkh o havâ raqs konan
jânhâ ze khoshi bi saro pâ raqs konand
dar gushe to guyam ke kojâ raqs konand.
har zarre ke dar havâ o dar hâmun ast
niku negarash ke hamcho mâ maftun ast
har zarre agar khosh ast agar mahzun ast
sargashteye khorshide khoshe bichun ast”

“ey gün, uyan, zerreler dans ediyor.
bütün evren dans ediyor,
mutluluktan perişan olmuş ruhlar dans ediyor.
kulağına danslarının onları nereye götürdüğünü söyleyeceğim,
havadaki ve çöldeki bütün zerreler
iyi bilin, onlar sanki deliler
her bir zerre mutlu ya da mahzûn
hakkında hiçbir şey söylenmeyen güneşe tutulurlar.”

“o day, arise! the atoms are dancing.
the souls are dancing, overcome with ecstasy.
i’ll whisper in your ear
where their dance is taking them.
all the atoms in the air and in the desert
know well they seem insane.
every single atom, happy or miserable,
becomes enamoured in the sun,
of which nothing can be said.”

Kemâl

Poem Of The Atoms – Armand Amar – Salar Aghili “Human – İnsan Belgeselinden”

Zaman Sıyrılıyor Aymazlığından

Biz, hayatı boyunca, doğruları, başkaları tarafından yanlış olarak algılanan insanlarız…

Garip değil mi?

Aynen, oldukça garip…

Hal bu ki, bir noktada içten içe düşünüyorum.

Başımızı yastığa koyuyoruz ve devam ediyoruz. “Daha fazlası olmak zorunda bu hayatta.” Sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, eve gidiyoruz ve TV seyrediyoruz, yatıyoruz, sabah kalkıyoruz, işe gidiyoruz, eve dönüyoruz, TV seyrediyoruz, yatıyoruz, hafta sonları partilere gidiyoruz. Dahası vesaire.

Birçok insan bu duruma “Yaşıyorum” der. Hayır, yaşamıyorsunuz… Sadece varsınız.

Kabul ediyorum. Bir gayretkeş olarak beynimde filizlenen eylem teorilerinin, uygulamada nasıl sonuç vereceği konusunda kesin bir fikir sahibi olamayabilirim. Ama yine de deneyimleri arttıkça gerçekleşmeyecek hayallerle gerçekleşebilecekleri ayırıp, kendine ılımlı bir yol çizen adam olarak söylüyorum.

Anlamlı bakışlar, alaylı gülüşler, imalı baş sallayışlar… Yakışmıyor.

Sanki karşımda içi kurumuş; hiç değilse dışını yeşil tutmaya, bedeninde oluşan derin boşluğa karşın ayakta kalmaya çabalayan, yüzlerce yıllık ağaçlar var…

Gerçekten! Yakışmıyor.

Sitemli, iğneleyici ama bir o kadar da hüzün içeren, kırılmışlığını, incinmişliğini ileten sözlerden ve hareketlerden farklı değil çoğu zaman yansıtılanlar…

Gerçekten!

Pes Edemezsiniz.

Çünkü zaman sıyrılıyor aymazlığından…

Kınalı Hasan

Lise dönemlerinde gönüllü olarak destek verdiğim bir kitap projesinde elime geçen Milli Savunma Bakanlığı – Cepheden Mektuplar Ansiklopedisinde yer alan ve çok etkilendiğim bir mektubu sizinle paylaşmak istiyorum.

Cepheden Mektuplar

Kınalı Hasan, bu güzel vatana adanmış bir adaktı. Cephede savaşır, savaşır, Sonra yaralanır; geriye alırlar… Cephenin hemen gerisinde, Kocadere Köyündeki sargı yerine getirirler. Fakat, Kınalı Hasan tedavi göremeden ruhunu teslim etmiştir.

Diğer şehit olanlarla birlikte, Hasan’ında kimlik tespiti yapılıp, köy mezarlığına gömeceklerdi. Bu işlerle görevli Zabit Namzedi Mehmet Efendi, Kınalı Hasan’ın üzerini aradı, anasının mektubunu ve bir de tamamlanmamış bir şiir karalaması buldu.

“Anam yakmış kınayı adak diye,

Ben de vatan için kurban doğmuşum.

Anamdan Allah’a son bir hediye

Kumandanım ben İsmail doğmuşum…”

Onu doğuran ana içtenliğin, sevginin, inancın ta kendisiydi… Hasan bebek iken; pemde dudaklarıyla Hatice ananın sütünü emiyor; insanlığı, vatan sevgisini, büyüklerine itaat hazinesinden gürül gürül akan, o beyaz hulasa da Allah ve vatan aşkıyla olgunlaşıyordu…

Hasan’ı toğrağa gömerlerken, cümle âlem ağladı. Kurtlar, kuşlar onu selâmetleyip, gökyüzü rahmetiyle onu yıkadı ve birden nereden geldiği bilinmeyen bir sesle uyandılar: “O benim has cennetime girecektir.” Sonra hep birlikte “Âmin” dediler.

Çanakkale Savaşları’ndaki Türk insanının kahramanlıktaki ölümsüzlüğü işte bu sırlı menkibenin içindedir. Devirler değişecek, insanlar değişecek, fakat o ölümsüz kahramanlıklar zamana bakmadan yaşayacaktır.

KINALI HASAN

Çanakkale köylerinden her gün yüzlerce genç savaşa katılmak üzere birliklerde toplanmaktadır. Acemi askerlerin eğitim ve techizatı tamamlandıktan sonra cepheye gönderilmektedir. Yüzbaı Sırrı Bey; ikindi vakti yeni gelen erleri teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçının bir tarafının kınalanmış olduğunu görür ve takılır:

                -“Hiç erkek kınalanır mı?”

Mehmetçik:

“Buraya gelmeden evvel, anam kınalamıştı komutanım” der ve sebebini bilmediğini ilâve eder: Komutanın isteği üzerine anasına yazdırdığı mektupta: “Niye benim saçımı kınaladın?” diye sorar. Gelen cevabî mektupta ise şunlar yazılıdır:

Ey Gözümün Nuru Hasan’ım,

Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın… Ben, senin anan isem, beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor…

Sen bu ailenin seçilmiş bir kurbanısın…

Hasan’ım, söyle zabit efendiye… bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır… Ben de seni evlâtlarımın arasından vatana kurban adadım. Onun için saçını kınalamıştım…

Allah’ın hükmüyle, Allah, seni İsmail Peygamber’in yolundan ayırmasın. Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır.

Gözlerinden öperim.

                                                                                              Annen

                                                                                              Hatice

 

Kaynak: T.C. Milli Savunma Bakanlığı-Cepheden Mektuplar/Syf;64,65- Ankara-ISBNNO:975-6786-03-5,1999

İYİ Kİ VARSIN!

İnsanız…
Arada bir boşluğa düşüyoruz. Bazen iş, bazen özel, bazen de başkalarının hayatı etkiliyor bizleri… Geçenlerde, benim hayatımda da çok nadir oluyor diyebileceğim bir boşluk oldu. Hepimizin hayatında olan sıradan şeylerden bir tanesiydi. Garip bir histi.  Fakat biraz şanslıydım ki benim ki kısa sürdü. Çünkü değerli bir arkadaşın gönderdiği mesaj yetti.
Yanımda olması gerekenler geride kaldı. Bir ömürlük olan bu mesaj ve o insandı…
İyi ki varsın!
İşte ömür boyu saklamak istediğim o mesaj…
“Arkadaş onunla birlikteyken gerçekten olduğun gibi görünebileceğin ruhunun tüm gizliliklerini ona anlatabileceğin biridir. Onunla birlikteyken kendini korumana gerek yoktur. Bazen sakarlık bazen çekingenlik bazen se yanlış bir şekilde konuşmaktır bazen kızarırsın bazen çekinirsin bazense o utangaçlığın çekingenliğin içinden çıkarıverir seni.. Açık sözlüdür birşey oldunda pat diye lafi ortaya atıver işte o zaman bir an şaşırırsın ?ve bir gülümseme olur yüzünde ? gülersin. Doğruya doğru der yeri geldin de tatlı dili ile kızar ama kızarmış gibi yapar çünkü o hiç kalp kırmaz hep nazik sıcak şefkatli ve çok düşünceli biridir.  Bazen kendinden önce karşısındakini düşünür. Vaktini çalmaz boş şeyler katmaz sana.. hep iyi şeyler katar hayatın parçası gibi onun dedikleri her zaman aklının bir kenarlarında yer eder ve aklına geldinde bir daha düşünürsün ve gülersin.
Karşılıklı samimiyet karşılıklı şefkat karşılıklı bu içtenlikle hunharca gülersin ? yine bakarsın yine karşılıklı tepki ile birbirine bakarak gülersin.
Gerçekden senin o kişi bir parçan gibi olur birşey oldunda onu ararsın etrafında onun içtenliğini konuşmalarını ararsın.
Bazen kırıldın üzüldün gibi o sana kızsada sana dokunmaz ve hep düşünür seni. Çünkü senin iyiliğin içindir bunu sen anlarsın birşey dedinde birşeye böyle dedinde huyunu öğrenmişsindir tamam demesini bilirsin? sen ben diye birşey yoktur.
Herşey ortaktır çekinmek denen birşey yoktur senin olan şey onundur da çünkü içtenlik samimeyetlik bunu ifade eder.
Konuşmalara doyamazsın bazen çünkü bizde öyle susmak denen bir kavram yoktur. Konu üzerine konu açılır.
Gülmemek diye birşey yoktur çünkü gülmeyi ve güldürmeyi seven kişileriz.
Birlikte bir çılgın ikili olduğumuz doğrudur etrafımızdakiler de
bazıları ne kadar içten ve samimi olduğumuzun farkındalardır.
Bizde yapmacıklık denen birşey yoktur çünkü biz birbirimizi olduğumuz gibi kabullendik ve oyle tanıdık hiç birbirmizi sorgulamadık hiç hor görmedik belkide bu yüzden birbirimize çok ısındık. Her birşey oldunda seni arayabilmekti hersey dostluk birşey olduğunda koşabilmekdi seni dinleyebilmekdi.
Ve hersey de çok güzel di dolu dolu çok güzel günler geçti iyiki senin gibi yüreği ve kalbi temiz biri tanımışım iyiki .
İşte bunu okuyan biricik Kemalimi kimse üzemez bunu da herkes bilsin ??”
“Ne kadar güzel anlatılabilirdi ki bu satırlar bilmiyorum ama gözümde canlandırarak yazmaya çalıştım ve böyle birşey çıktı ?
Umarım hoşuna gitmiştir umarım yüzünde bir gülümseme olmuştur ???”

James Bond

Geçenlerde James Bond serisini izledim.

Hem de 1962’den itibaren. Tam olarak 23 filmlik seri.

İlginç ve nadir yaşanabilecek duygulara sebep oldu. Yani siyah beyaz çekimlerden renkli çekimlere geçiş olayı… Farklıydı.

İşte o seri;

  1. No (1962)
  2. From Russia With Love (1963)
  3. Goldfinger (1964)
  4. Thunderball (1965)
  5. You Only Live Twice (1967)
  6. On Her Majesty’s Secret Service (1969)
  7. Diamonds Are Forever (1971)
  8. Live And Let Die (1973)
  9. The Man With The Golden Gun (1974)
  10. The Spy Who Loved Me (1977)
  11. Moonraker (1979)
  12. For Your Eyes Only (1981)
  13. Octopussy (1983)
  14. A View To A Kill (1985)
  15. The Living Daylights (1987)
  16. Licence to Kill (1989)
  17. Golden Eye (1995)
  18. Tomorrow Never Dies (1997)
  19. The World Is Not Enough (1999)
  20. Die Another Day (2002)
  21. Casino Royale (2006)
  22. Quantum Of Solace (2008)
  23. Skyfall (2012)

Yazarken bile yoruluyor insan. Filmi nasıl bitirdim bilmiyorum…

Ama çok beğendiğim ve unutamayacağım bir seri oldu. Unutulmaz repliklere şahit oldum. Sahneler oldukça orijinal ve tadındaydı. Dönemsel abartılardan uzak durulmuş lezzetli bir yemekti.

Anlatabileceğim çok fazla detay var fakat değinmek istediğim bu değil. Vurgulamak istediğim biraz daha farklı. Mesela;

Genel olarak kadınları anlamlı uğraşlar olarak değil de harcanabilir zevkler olarak gören adamlara ders verir nitelikteydi. Dürüsttü. Gerçekçiydi. Karizmatik ve biraz da gösterişliydi. Ama ne olursa olsun kadının yanında durmasını bilirdi.

Olması gerektiği gibi…

Yani… Olması gereken bu değil mi !

Bu koskoca 23 filmlik seriden iki şey kaldı aklımda…

Birincisi;

Martini’nin karıştırılmayacak ama çalkalanacak olması.

Gerçekten bu repliği sık kullanması bile hoşunuza gidebilir.

Diğeri ise;

James Bond’un sevdiği kadına karşı kendini teslim ettiği cümlelerdi…

İşte uygun vedayı o sözler yapmalı bu yazıda… Yalnız;

Sözü James Bond’a bırakmadan kısa bir nota yer vermek istiyorum.

Kısa ve samimi bir nota…

Eğer yaşadığınızı hissedemiyorsanız, yaşamanın bir anlamı olmaz. Bu nedenle birinin sizin için yapabileceği bir şey varsa, bunu kendiniz yapmayın. Bırakın; O yapsın.

Hoşça Kalın…

James Bond ve Sevdiği Kadın…

– Beni seviyor musun?

+ İşi bırakıp birimiz doğru dürüst bir iş bulmak zorunda kalana dek seninle dünyayı dolaşmaya yetecek kadar. Ama o kişi sen olmalısın. Çünkü, ben doğru dürüst bir işin ne olduğunu bilmem. Çünkü, çok uzun süredir yaptığın bir işi yapıyorsan kurtarılacak bir ruhun kalmaz…. Bana kalan çok az şeyle yoluma devam edeceğim… Senin için yeterli mi?

Senin için yeterli mi?

Rubato

Hayat…!

Solgun bir nilüfer.

Gülümseyen bir sabah..

Siyah ve kokulu bir akşam…

Balkonda gizlice sigara içen bir kadın…..

Yorganının altında sessizce ve usulca ağlayan çocuk……

İnsanları genel anlamda seven ama kimseye tahammülü olmayan bir adam…….

Kusura bakmayın.

Yazıyı yarıda bırakıyorum.

Aşağıda ki şarkıyı dinleyin yeter!

“Rubato – Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm.”

Mizahın Beşiği :)

Mizahın beşiği twitter’da kullanıcılar tarafından oldukça beğenilmiş ve paylaşım almış tweetleri inceledim ve bu paylaşımları kesinlikle arşiv amacıyla burada da tutmak istiyorum 🙂

Nihayetinde ne demişler; Sözün bittiği yerde, mimik devreye girer 🙂

Fazla söze ne hacet… İşte Twitter’ın efsane Tweet’leri… 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynaştırma Entegrasyonu

Kaynaştırma Entegrasyonu – Kemal Ateş

Daha önce yazılarımda yer verdiğim gibi; Dünya bizim evimiz ve bizler bu evin sakinleri, aynı zamanda sahipleriyiz. Bu evin sahipleri olan insanların duygu, düşünce ve ruhları birbirine o kadar yakın ki! Farklı yerlerde ve farklı renklerde olsak dahi; En büyük derdimiz aynı dili konuşamıyor olmamız…

Yoksa hepimizin şükran, memnuniyet ve minneti aynı. Büyük bir çoğunluğumuzun kalbinde sonsuz, ucu bucağı ve nihayeti olmayan sevgi ve hoşgörü var. Hangi dine inanıyor, hangi ülkede yaşıyor, hangi dili konuşuyor olursak olalım… Aynı..

Öğleye yakın, sis dağıldığında hepimiz aynı gökyüzüne bakıyoruz… Aynı güneşi görüyoruz… Aynı yağmurda ıslanıyoruz… Aynı geceye gözlerimizi yumuyoruz… Aynı topraklarda atıyoruz adımlarımızı…

Hal böyle iken; Üzgün, ümitsiz, karamsar ve kederli bir nesil yetişiyorsa; Uyanık, akıllı, anlayışlı veya zeki olmak anlamsız. Her gün yürek parçalayan, iç tırmalayan olaylar yaşanıyor ve dur durak bilmiyorsa; Ucu bucağı görünmeyen topraklara, doğaya ve denizlere sahip olmak anlamsız. Ev, araba, para; Lafı bile edilemeyecek kadar boş.

Aslına bakacak olursak insanlar bir bütün. Farklılıkları zenginlik, zenginlikleri değer yaratıyor. Fakat farklılıkların birlikteliğinde ki uyum… İşte en önemlisi bu!

Gelecek nesillere bırakacağımız en değerli hediye uyum olabilir. Uyumluluk bir harekettir çünkü; Dinamikleri olan bir hareket…

Uyumluluk fırsat eşitliğini sağlar. Eğitim merkezlidir. Bütün bireyler öğrenir. Programlıdır ve bireysel farklılıkları zenginleştirir. Bireylerin özellikleri ve farklılıklarına göre kişiselleştirilmiş uygulamalarla hayata geçer ve gerçek bir kaynaştırma entegrasyonudur. Bu entegrasyon modeli için yaratıcılık ve zekayı birbirinden bağımsız olarak ele alır.

Tıpkı; Sanat terapisinde öğrencilerin özgür bırakılarak düşüncelerini istedikleri gibi eserlerinde anlatmaları gibi…