Etiket arşivi: iyigenclikgenelmerkez

Fırsat Eşitliği için İnternet Ortamında Sosyal Sorumluluk Girişimi

“Engelli çocukların dünyalarına ulaşmak, onları anlamak; eğitimde çağdaşlığın, toplumda gelişmişliğin, insanda duyarlılığın bir ölçüsüdür”

Engelli kelimesi herkes için belli özellikleri olan kişileri ifade etmektedir. Bu konuda gerçekleştirilen bir araştırmada, bireyleri tanımlamak için kullanılan ilk terimin tarihçesinin 13. yüzyıla kadar gittiği bilinmektedir. Özel gereksinimli bireylere ilişkin ulaşılan ilk yazılı dökümanın da ilk çağlardan başlayarak 16. yüzyıla denk gelmesi, o dönemlerde değişen sosyal ve toplumsal özelliğin bu bireylere olan tutumunu gösterebilmektedir. Daha sonra bilim ve teknolojideki gelişmeler ve değişmeler, toplumsal tutumları etkilemiş, toplumun özel gereksinimli bireylere bakış açısı değiştikçe, bu bireyler için geliştirilen tedavi, sağaltım ve eğitim hizmetleri de değişmiştir.

İlkel kabileler ise özel yetenekleri ve farklılıkları olan bireylere genellikle korku ile yaklaşmışlar, genel anlamda bu durumu utanılacak bir durum olarak kabul etmişler, boş inançlar, hurafeler ve masallarla bu düşüncelerini desteklemişlerdir. İlk sistematik sağaltım çalışması ise 19. yüzyılda başlamıştır. Bu yüzyılın ilk yarısı, çeşitli engel gruplarındaki çocuklarla heyecan, istek ve hevesle yapılan çalışmaların görüldüğü bir dönem olmuştur. Lâkin sosyal ve eğitimsel ihmallerin fark edilemediği bu dönemde, ağır derecede yetersizlikleri / sınırlılıkları olan engelli bireylerin gelişebileceği fikri ise Itard ile 1963’de yaşam bulmuştur.

Dahası, o dönemlerde Avrupa’da konu hakkında pek çok fikir ayrımcılığı yaşanmıştır. Fakat engelli bireylerin sayısının çoğalması, toplumsal çabalar ve doğal eşitliğin azalması ile tıp ve eğitim alanında dramatik adımlar atılmış, engellilerin eğitimine ilişkin ümit veren yöntemler ve uygulamalar geliştirilmiştir. Böyle bir ortamda yeteneklerin, çevrelerin, farklılıkların, engelli bireylerin günlük yaşamlarının / davranışlarının, bütünleşecekleri toplumun standartlarına / normlarına uygun hale getirilmesini savunan normalizasyon, toplumsal yaşama paralel gelişmiştir. Dolayısıyla engelli birey ilk olarak rönesans dönemi sonrasında, toplumun içinde denetimi ve gözetimi olmadan, bireysel beceleriler elde etmiştir. Öğrenme yaşamı için bir başlangıç sayılabilen bu an, engelli çocuğun dünyayı algılamak için harekete geçtiği andır.

Günümüzde ise yaşayarak öğrenmenin, hayatla bütünleşmenin bir başka boyutu olan ve farklılıklarla birlikte yaşama kültürünü yansıtan entegrasyon; uygulama ve yöntemler açısından “kaynaştırma”; haklar, ihitiyaçlar açısından “bütünleştirme”; sosyal, duygusal ve kültürel paylaşımlar açısından “uyumlaştırma” modeli olarak karşımıza çıkmıştır. Çünkü entegrasyon; engelleri, farklılıkları, yetersizlikleri olanlarla, normal kabul edilenlerin uyumlu birlikteliğini ifade eder. Bu konuda bilgisine, tecrübesine inandığım ve Artı Kalite Özel Eğitim Rehabilitasyon Merkezi Müdürü, Mustafa Ateş’in bir makalesinde bahsettiği gibi;

“Ülkemizde entegrasyon şimdilik, sahipsiz bir taşın sığ sularda yarattığı yitik dalgalar gibidir. Acısı da, etkisi de, yalnızlığı da, umudu da, kendi içinde, çığlıklarıyla sessizce yaşanan…”

Türkiye Bilişim Dergisi - Kemal Ateş
Türkiye Bilişim Dergisi – Kemal Ateş

Bu bölüme kadar engelli bireylerin yaşantısına dair birkaç örnek vererek, toplumların bu özel bireylere olan bakış açılarından ve tarihsel gelişimlerden kısaca bahsettik. Peki milyonlarca bilgisayar kullanıcısının aynı anda bağlanabildikleri internet ortamında, sosyal sorumluluk girişimi, bir istihdam modeline dönüştürülebilir mi; bir düşünelim…

Öğrenmenin bir başka boyutu olan internet, bilgisayar ağından çok daha farklı bir fikirdir. Ağların ağı olarak bilinen bu ortam, büyük bir sosyal entegrasyon alanıdır.

Bahsedeceğim bu çalışma, normal bir bireyin elektronik ticaret sisteminden kitap alarak; hem sosyal sorumluluk girişimi olan bir istihdam modelinin gelişebilmesine, hemde engelli bireyin maddi kaynak kazanmasına yardımcı olacaktır. Normal bireyin katılımcı ve fırsat eşitliği anlayışıyla kitap alacağı bir sistemde, engelli bireye kazanç getirecek olan yöntem nedir, biraz bahsedelim.

Bu güne kadar farklı konuları, olayları ve yaşamları saklayan kitapları; raflarında tektek dolaşarak, arka kapaklarını, varsa konu başlıklarını, birkaç satır yazısını / şiirini okuyarak tercih ettiğimiz kitabevlerinden almanın insana verdiği keyif kaçınılmazdı. Fakat insanlar çok hızlı gelişen ve ilerleyen Dünya’da, teknoloji yardımıyla pek çok alandaki bilgilere kolay, ucuz, hızlı ve güvenli bir şekilde erişebilmektedir. Dolayısıyla fiziki olarak elle tutulup hissedilemediğinden, sadece görsel açıdan estetik ve kolay izlenebilirliğin öne çıkmasını sağlayan elektronik ticaret sistemleri hızla yaygınlaşmış ve şimdi istihdam modeli olarak düşünülnüştür. Bu modelde ise normal birey sisteme üye olurken, bir engelli müşteri temsilcisini kabul etmek zorundadır. Bireyin satın alacağı kitabın %15’i doğrudan engelli bireyin hesabına yatmaktadır. Yalnız ufak bir detay var; böyle bir sistemin sahibi ancak engelli bireyler olabilir. Geliştirilmesi aşamasında bir ekip çalışmasına gereksinim duyulabilsede, engelli bireylere hangi kesimde olursa olsun eşit oranda faydalanma imkanı tanıyacaktır. Bu durumda bir tek ortak noktamız vardır: “İNTERNET”.

Türkiye’de yaşayan engelli bireylere bu istihdam ve sosyal entegrasyon alanından tamamıyla faydalanabilecekleri bir ortamın sunulamamış olması; ülkemizin toplumsal duyarlılık potansiyeline haksızlıktır. Toplumsal vicdanın ve duyarlılığın ses olabileceği, örnek model girişimler ve uygulamalar duyarlı, gönüllü ve bireysel / kişisel sosyal sorumluluk duygusuna sahip olan kişilerin öncülükleriyle başarılacaktır, insanlık tarihinde ve dünyada daha ileri gelişmişlikler böyle başarılmıştır.

Hepinizi Sevgiyle Selamlıyorum

Kemal Ateş

Yardımcı  Kaynaklar :
 Engelliler ve Yaşam – Mustafa Ateş’in makalesi, Ocak,1999 – Kök Yayıncılık
 Zihin Engelliler ve Eğitimleri – Edt.Prof.Dr. Bülbin Sucuoğlu Ocak,2009 – Kök Yayıncılık

Kaynak: Türkiye Bilişim Dergisi

Az İnsanla Çok Keyif

Baharın kendini en güzel gösterdiği haftaları ve mekânları geride bırakıyoruz. Baharla ilişkilendirdiğimiz semtlerin ağaçları dahi yaprak dökmeye başladı yavaş yavaş. Kafelerin kaldırıma yayılmış masalarının etrafı şeffaf plastiklerle örtüldü, ara sokak mekânlarında üst klimalar yanmaya başladı.  Masalar arası sohbetin yaygın olduğu yerlerin o tatlı müşterileri, ellerini bacaklarının arasında ısıtmaya başlamışlar bile…

Biz de; Bizleri üşüten bu soğuk havanın sıcak insanları olarak keyif almaktayız bu durumdan.

Bir bara, pub’a, kafeye gitme kültürünün içimizden doğan bir kültür olmayışı sorun değil. Hatta bunun beklenmedik bir artısı olmuş olabilir; Az insanla çok keyifli vakit geçirmemiz bu yüzden diyebilirim.

Havaların ve genel anlamda mevsimlerin değişmesiyle beraber yaşamlarımızda oluşan bu yerleşik kültür zaman zaman değişebiliyor. Hareketlerin göz doldurduğu kafeler, sonra giderek kalabalıklaşan ve o kalabalıktan rahatsız olunduktan sonra ki tercihlerimiz… Değiştirebiliyor yerleşik kültürümüzü.

Biz Türkler, yapı olarak hep yeniliğin peşinden koşmak istiyoruz. Bu, tarihten bu yana gelen bir alışkanlığımız. Ama mekânlar, bizler gibi değiller. O güzel yerler eskitme tasarımları uygulayarak değil de; Eski varlıklarını koruyabildikleri kadar değerliler.

Mesela geçenlerde İstanbul’un ara sokaklarında geziyorum. 20, 30, 40 sene aynı yerde, aynı mahallede yaşayan yerler gördüm. Adamın çocuğunun çocuğu gidiyor. Düşünsenize orada yaşayan bir aileyi… Yaşadıkları hayatta, rengârenk anlara tanıklık etmiş oldukları cümleleri olacak. İnsanın oturduğu yerde yanından kalkmak istemeyeceği sohbet dolu bir mekân…

Yani her isteyenin rahat gireceği ama çıkamayacağı yerler…

Bizde bu kültür önceden yoktu, şimdi var olmaya çalışıyor ve var olmalı. Bunu başarmalıyız. Var olduğu sürece ben şahsen gelecekte ki çocuğuma bu kültürü taşımak istiyorum. Ve umarım başarılı oluruz. Düşünsenize; 5 dakikalık bir an için binlerce saatlik bir kültür. Sonra da yüzlerce saat orada oturup vakit geçirmek, düşünmek, dostlarla sohbet etmek… İnsan olarak işimiz bu. Hepimizin öyle.

Tabi bu konunun bir de detayları var ama ona ayaküstü girilmez. Zaten tütünsüz kahve de içilmez!

Hele bu konunun bir de Ankara ayağı var ki… Çıkamayız! O konuya bilahare gireriz.

Selam ve Sevgiler

Kemal Ateş

Gökkuşağı

Başlığın içerikle anlam ilişkisi tahmin ettiğinizden farklıdır. Şimdiden uyarıyorum... Alınmayınız!  Gelelim asıl meseleye.

İnsan kime ne kadar değer vermesi gerektiğini canı yana yana öğreniyor. Kişiliğinde şeref yoksunu, haysiyeti beş para etmez, tükürsen gökyüzünden yağmur düşüyor sanıp; bereket diye kucak açacak o kadar çok insan var ki!

Eksik olmuyorlar… Ek-silmiyorlar…

İşte bu yüzden güvensiz kalplerimizi karaktersiz insanlara borçluyuz. Yani yavşaklık renk olsaydı, bu arkadaşlar Gökkuşağı olabilirlerdi.

Zaten böyle hayatın, yaşamın, sevginin, senin, onun hatta her şeyin içine eden cibilliyetsiz yavşaklar yüzünden oluyor ne oluyorsa. Kendi hallerine bırakmak lazım; Ağır bir yüktür, kaldırmasını bilene.

Sabırdan sonra söylenen sözün de ağır olduğunu söylerler, söyletmeyin yeter.

Hadi bakalım…

İçimizdekileri de döktük.

İstanbul’da görüşürüz…

Duvar Yazıları

Duvar yazıları kadar gerçek bir yaşamında tam ortasından selamlar…

Dostlar! Konuyu hiç uzatmayacağım…

Aklıma takıldı soruyorum… aşk nedir?

Aşk; Bir kişi için felaket, iki kişi için saadet, üç kişi için cinayet…

Aşk bir yıldırımdır. Antensiz enayilere çarpar ;)

Gibi hoşuma giden duvar yazılarını paylaşacağım bu yazımda.

Tabi ben daha çok yazıların ardında görünmeyen hikâyeleri severim. Onlar görünmezler ama en azından neler yaşandığını hissettirirler. Artık bu umutla hikâyelerine yer vermeyeceğim.

Ama.. “Tanrı öldü… İmza: Nietzsche – Nietzsche öldü… İmza: Tanrı” gibi yazıların hikâyelerini zaten görmezden geleceğim.

Neyse!

Sirkeci’de bir duvar yazısı görmüştüm.

-Burda uyumak yasak.

Hemen altına da birileri cevap yazmış:

-Zaten uyku tutmadı..

Uykunun tutmadığı anlarda karşımıza çıkan yazılar aşağıda…

1

Ankara için konuşuyoruz tabi. Eminim Macarlı kardeşimin, Şilili abimin ve Kayserili Macit’in saatleri farklıdır…

2

Arzular şelale…

3

Meksika’nın Maya tapınaklarında yazdığı gibi…

Yalan Dünya be güzelim 😉

4

“Bu duvardan geçerseniz, bir daha giremezsiniz.” Berlin Duvarı 😉

5

Sen biraz keyfe gelmiş olabilirsin.

Ama sennn… Aşağıda ki =)

6

=)

7

Offf…!!! Ama yeter mi?

8

Gülsün =) Kalbim seninle gülsün 😉

9

Burnunda bir şey var.

10

Milliyetçi – Hareket – Engellenemez !

11

Deldiğin dağlardan bodrum açıklarına ada yaptım Kerem,
Adanın bir kıymeti kalmazdı Aslı olmasa vs. vs.

Belki şehir efsanesidir bilinmez.. Ama

12

13

Kemâl...

Yoğun Girdaplar

Bu sıralar birkaç arkadaşım şu keşke lafına çok takılıyorlar..

Efendime söyleyim keşke diyenler genelde güçsüzdürler. Yok henüz kişilikleri oturmamıştır. Ya da geçmişte bir karar verdiğinde bir sürü unsurdan etkilenmiştir falan…

Bana göre hayatta kaçırılan fırsatların farkına varmanın tepkisidir keşke. Kimisine göre keşkenin yerini pişmanlıkta doldurabilir. Yine de fırsatları kaçırmamak için bir stratejinin belirlenmesi gerekiyorsa, ilk strateji keşke dememek olmalıdır. Çünkü geçmişe takılıp kalmamak gerekiyor. Çünkü dünya çok çabuk değişiyor.

İkinci strateji ise çok denemek olabilir. Ama gerçekten buna inanarak denemek. Mesela Harry Potter’ın yazarı Rowling kitabını New York’ta bir kafede yazıyor ve yazımı bittikten sonra tam olarak 11 tane yayınevine sunuyor ve hiç biri kabul etmiyor. 12. Yayınevinin sahibi evine götürüyor ve şans eseri kızı okuyunca “baba bunun devamı var mı” diye soruyor. O soru karşısında adam; Senin hatrın için bin adet bastıracağım der ve kitap sonradan 72 dile çevrilir. Şu anda dünyanın gelmiş geçmiş en çok satan kiabıdır.

Yani dış dünya insana bir şekilde acizliğini hissettirecektir. Tıpkı doğa gibi… Önemli olan sizin mücadeleniz. Mesele keşke demek veya dememek değil aslında. Mesele içimizden geldiği gibi yaşamak. Bir şeyi istiyorsanız peşini bırakmayın. Bunu yapın.

Çünkü hızlı akan hayatın bizi getirdiği nokta: Aynı anda hem her şeye dikkat ediyoruz. Hem de hiçbir şeye dikkat etmiyoruz.

Güvenin bana hayalini kurduğunuz şey her neyse; Aslında o başkonulmaz bir şekilde gerçekleşmeye hazır. Onu lütfen artık kendiniz için bir hedef haline getirin. O hayal ettiğiniz şey sizden bunu bekliyor..

Peki onu hedef haline getirmek neden önemli? Tahmin edersiniz..

Zihnin kurcaladığınız kelimeler ile ilişkisi vardır. Kullandığınız kelimeler ister hayal kurgusu olsun, isterse de eyleme dönük olsun; Düşünce ve duygu biçiminizi siz farkında olmadan yönlendirir. Bu yönlendirme hem bilinç hem de bilinçdışı boyutta gerçekleşir. Dolayısıyla siz, hayal ettiğiniz şeyi bir süre sonra hedef haline getirmezseniz o bilinçaltında hayal olarak kalmaya devam edecektir. Fakat hedef halini alırsa ister istemez adım adım yaklaşıyor olacağınızı göreceksinizdir. Çünkü siz istemeseniz de bu eylemlerinize yansıyacak. Eylemlerinize ve planlarınıza.. Çünkü şunu tartışıyor olacaksınız..

Ne konuşuyoruz = Ne yaşayacağız

Bunu yaptığınız zaman yaşamınızda fiks olmuş deneyim, görüş ve inançlar yoğun girdaplar oluşturacak ve size enerji katacaktır. Hemen olmasa bile bu durumdan bir süre sonra özgürce faydalanacaksınız. Sıradışı bir güç katacak bu size. Buna aslında sizde olan gücü dışarıya vuracakta diyebiliriz..

Bu nedenle şimdilik yaşamınızda ki şifreleri keşfetmenizi diliyorum. Bir Japon Atasözü ile de bu kısa seyahat yazımı sonlandırıyorum…

<<Duvara çakılmış çivilerin yanında çıkık çivi gibi durma, yoksa ilk çekici sen yersin.>>

Japon Atasözü

Japonların sözleri, Korelilerin şarkıları güzel 🙂

Ankara-İstanbul YHT Seyahatinden…

Kemal Ateş – 23/07/2016

Gül Kokusu

Konya’dayım.
Mevleviler şehrindeyim.
İslamın kültür başkentindeyim.

Büyük fikir ve gönül mimarlarının izinde; Mevlâna Celalettin Muhammed’in evindeyim.

Bu gönül yurduna adım atmışken…

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Bir olan Allah’a hamd olsun, Allah’ın salâtı efendimizMuhammed’e, ailesine ve soyuna olsun. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.

Bu reddedilemez bir duadır, çünkü bütün halk sınıflarını kuşatır.

İslam aleminin büyük ariflerinden olan Mevlana Hazretlerinin ayak bastığı bu topraklarda iki gün boyunca kaldım ve otel Mevlana Hazretlerine 100-200 metre kadar uzaklıktaydı. Büyük bir özlem ve hasret ile tekrar gideceğim. Öylesine güzel dostluklar edindim, tanımadığım insanlardan öylesine güzel davetler aldım ki… O dostlukları ömrümün tamamına taşıyacağım.

Mesela iki kişiden bahsetmek istiyorum. Ben arada bir nargile içmeyi seviyorum. Biraz ağabey alışkanlığı oldu bu. İlk gün akşamı Mevlana Hazretlerinin Türbesinden yürüyüşe çıktım. Alaattin tebesinden birkaç kişinin tavsiyesi üzerine Tophane Nargilecisine kadar yürüdüm. Meşhur Konya Pastanesinin hemen ardında… Gittim ki saatin geç olması nedeniyle kapanmış. Bende yürüyüşüme devam ettim. Sonrasında bir adam Osmanlı döneminden kalma koltuklara oturmuş ve ayaklarınıda uzatmış nargile içiyor… Fakat o sırada ihtiyaç sahibi bir çocuk yoldan geçti ve aynı anda o küçük yavrucağa harçlık verdik. Sonrasında beni davet etti ve kendi nagilesinden ikram etti. Bir bardakta çay tabi… 40 dakika aralıksız sohbet ettik. Saçları yok, yani kel; hafiften pala bıyık ve koca bir burun. İşte o benim Gürsel abim.

Sonrasında oradan çıktım ve otele doğru yürümekteyken Gürsel abinin yanında tamamlayamadığım nargilemi şans eseri bulduğum Erenler Konağında tamamladım. Mustafa ile tanıştım orada da. Sanıyorum sıkı bir arkadaşlık kurduk. Sohbeti çok keyifli birisiydi. Tekrar görüşeceğiz muhtemelen. Biraz daha sıkı.

Şanslıymışım ki orayı buldum. El- Fakhire tütününün gül nanesinden istedim. Ne yazık ki Konya’da okyanus tütün yoktu. Gül nane hafif ve alışıldık bir sıvı tadı bırakıyordu boğazda. Ve orada geçirdiğim gün burnuma gelen gül kokusuna da yabancı değildi.Zaten gül kokusu hiç bitmeyen bir şehirdi Konya.

Sokakta yürüyorum burnuma gül kokusu geliyor. Ellerimi yıkıyorum gül kokusu, yüzümü siliyorum gül kokusu. Tenimde yine gül kokusu. Gülle alakalı herhangi bir koku kullanmamama rağmen bu kokunun üzerimden hiç eksik olmaması beni fazlasıyla şaşırttı.

Aynı gece otelde televizyon seyrederken; İskender Pala’nın,“Keşkegüllerin ve bülbüllerin konuşulduğu bir Dünya olsa” demesi kadar güzel bir tesadüftü gül kokusu da…

Fakat bu ay tekrar gitmeyi düşünüyorum. O yüzden şimdilik kısa tutuyorum… Bu sefer Karaman’dan ve Ankara’dan gelecek dostlarım da olacak. Bakalım nasıl geçecek Mesnevi’de ilerlerken.

Şimdilik;

Güllerin ve Bülbüllerin konuşulduğu bir Dünya bırakmak dileğiyle…

Kemâl

Mevsimsiz Büyürse Portakal!

Zaman, paradan çok daha kıymetli…

Hep bir yetişme, yetiştirme hali… Herkes hızdan bahsediyor… Telefonlarımız da 4.5 G oldu. Daha hızlı, limitsiz İnternet kullanalım… Hız, hız, hız… “Sona bu kadar hızlı koşulur mu?..”

Hayatımızın her evresine yapmaya başladık bunu. Meyvelerde, sebzelerde bile… Domatesi, portakalı mevsimi gelmeden koşturmaya başlıyoruz… Mevsimsiz büyüyorlar…

Onlar mevsimsiz büyüyorlar… Ya bizler?

Yaşadığımız hayatlarla ilgili tezatları fark etmemiz için ne çeşit bir duvara toslama durumuyla karşılaşmamız gerekiyor bilmiyorum. Fakat insanların hayal ettikleri gibi yaşamaları için duvara toslamaları gerektiğini çok net bir şekilde görüyorum. Çünkü sarsıntı olmadan vazgeçemiyoruz. Sirkilmek gerekiyorsa toslamak en mükemmel çözümdür diyorum.

Çünkü gerçekten sirkilmemiz gerekiyor.

Mesela ben bu dünyaya mucizevi şeyler yapmak için geldiğimi düşünmüyorum. Yokuşlarınn var fakat korkularım yok. Çadırı severim ama bankta da yatarım. Acaba benim de bir izim olacak mı, bu kadar parlak bir izim olacak mı düşüncesine hiç kapılmadım. Kağıttan kayıkta yaşayabiliyorsam onu tercih ederim. Bir hayal kurarız, sonra bir hayal daha… O da olmazsa bir hayal daha…

Zatenbu dünyaya bir keyif adamı olarak gelmiş olabilirim. Kırklı yaşlarından önce emekliliğe kavuşan, nargile ve çayı seven, çikolata ve kahveye hayran, bisikletle dolaşmaya bayılan, kamp inceliklerini bilen, yürüyüş, doğa, deniz hastası bir adamım. Fakir eroyini denen çekirdeğide yanına ekledik mi… Tamamdır işte.

Tabi aşırı alındığımız şeyler de var. Lowell’in dediği gibi; “Önemli olan verdikleriniz değil, paylaştıklarınızdır.” Bu yüzden şikayet etmektense dalgasını geçmek insanın içini ısıtıyor.

İşte o zaman üşümüyorsun.

 

Minber Kıssası

Molla Fênari ve Üftade’nin talebesi; Uşşaki şeyhlerinden Endülüslü Muhyiddin İbn Arabi’nin Minber Kıssasıdır

Bir zamanlar Bağdat’ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün son zamanlarında çok güzel bir minber oymuş. Ama çok güzel, sedef kakmalı, ceviz ağacından. Her gören onun güzelliğiyle büyüleniyordu. Bu güzel minberin namı aldı yürüdü. Bağdat’a her gelen bu minberi alıp falanca camiye koymak istiyormuş. Fakat marangozun cevabı hep “Hayır” oluyordu.” Bu minber Mescidi-i Aksa’ da duracak”. Ahali şaşırıyordu tabii. İyi de Kudüs Haçlı işgali altında. “Benim işim minber yontmak. Bir babayiğit de çıksın Kudüs’ü alsın. Bu minberi yerine oturtsun “. Herkes bu hikayeyi minberin güzelliğini bire beş katarak birbirlerine anlatır oldu. Daha sonra 7-8 yaşlarında bir çocuktan dinlediler bu hikayeyi. Ama O çocuk minberin güzelliğinden çok müessirin vasiyetine kulak verdi. Aradan 40 yıl geçti ve o minberi durması gereken yere Mescidi-i Aksa’ ya yerleştirdi. Diller onu Selahattin Eyyubi diye andı. Bu işler böyledir. Biz o marangoz misali minberler yon-tarız. Bizim bu emanetlerimizi yerine koyacak er kişiler elbette çıkacaktır.

Muhyiddin İbn Arabî – Minber Kıssası

 

 

Eksilmeden Artın

İnsanın yaşama dair beslediği birçok özlemi vardır. Aslında bu durum insanın aynı zamanda kendine olan özlemidir diyebilirim. Çevresinden duyduğu birçok ses, ona ertelediği birçok şeyi anımsatır ve en başta kendini dinlemeyi ertelediğini fark eder.

Zamanla… Her seste kendini duymaya başlar… Sonra her günün, bir şafak takvimi gibi sayıldığını anlar. Günlerden, haftalardan ve aylardan ibaret bir düzlüğe girer. İşte o düzlük, yönünü değiştirmemeniz durumunda uzayacak olan düzlüktür. Basamakları, attığınız adım kadar uzayacak olan düzlüktür.

İşte tam bunu düşünüyordum. Derken Nevşehir’de yaşayan bir arkadaşımın gönderdiği müzik geldi aklıma ve dinlemeye koyuldum.

Müzik gerçekten ruhun gıdası olma başarısını koruyor. Bu sorumluluğundan vazgeçmeyeceğe benziyor. Ruhu renklendiriyor. Yanlış anlaşılma olmasın fevkaladenin fevkinde renkli insanlarız ama etrafımız çok renksiz. Bizim insanlar yağmurda şemsiye tutanlardan. Farklı olanlar da var tabi ve denk geliyoruz. Buluyoruz birbirimizi…

Ve tabii ki renkli bir ruhsanız ve adım atmamışsanız henüz, beklemeyin derim.

Hayaller artmayı hak eder, eksilmeyi değil. Anılar ve hatıralar yenilenmeyi hak eder, birikmeyi değil. Adımlar yürümeyi ve koşmayı hak eder, durmayı ASLA

Dinlenmeye gelirsek, tek kişilik değildir…

Derin bir nefes alın… Kollarınızı açın… Ve bırakın karşılasınlar…

Farklılık bir yaşam tarzıdır
Farklılık bir yaşam tarzıdır

Görüşmek üzere

Kemâl

 

Uçak-Otobüs-Tren=KAMP

Uzun zamandır seyahat planı yapmanın peşindeydim. Tabi uzun zamandır yalnızca peşinde kaldım. İlginç birkaç neden buna engel oldu. Pek çoğu benden kaynaklı olmayan bir sürü aksaklık peşimi bırakmadı… Şimdi yavaş yavaş yoluna koydum ve devam etme sırasının geldiğini hissediyorum.

Geçen yıllarda bir Hindistan planı yapmıştım ve gerçekleştiremedim. Sitede bir yazı, aklımda gerçekleştiremediğim bir hayal olarak kalıyordu. Ve bu hayale yüklenerek yaşamak onu daha da uzağa götürüyordu, şimdi yüklenmiyorum. Çünkü insanın en yakını gördüğü biri ona “her şeyin kâğıt üzerinde kalmaya başladı” derse; “bazı şeyleri gözden geçirme zamanı gelmiştir” diye düşünürsün. Değil mi? Doğal olanı da budur!

Uzun zamandır da düşündüm bunu. Kâğıt üzerinde yaşamak bana göre değil.

Fakat son aylarda ilginç şeyler yaşadım. Bazıları acı verdi, bazıları normal yerini hala koruyor. İlginç ve güzel birkaç şey de yok değil.

Şimdi gelelim birkaçına hesap numarası açtırdığım hatta sponsor dahi bulduğum olaylara… (Hedefte değil ama içinde Hindistan var.) Bu olaylar kapsamında gerek yoktu ama sürpriz bir biçimde sponsor olmak isteyen birkaç yönetici ile tanıştım. Sonrasında arkadaş olduk. İçten olan insanların fikirlerine de değer veririm. Önümüzde ki hafta beraber kahve içeceğiz. Biraz sohbet edeceğiz.

Zaten onun ve onların da bu düşüncelerini gerçekleştirmelisin demeleri üzerine bazı planlarımı yeniden gözden geçirdim ve değişiklikler yaptım. Uzun soluklu ve imkânsız değil… Göreceğiz.

Ben şimdilik bu yazıda almayı düşündüğüm kamp malzemelerine yer vereyim… Her malzemeyi iki kişilik düşünmek beni mutlu ediyor. İlerleyen aylar da detaylara da yer veririm… Hatta internet sayfam da yakın zamanda yenilenecek. İnternet sayfamın sunucu, domain ve tasarım sponsoru aynı yalnız yeni sponsorlar eklendi. Yeni ve çılgın sponsorlar 🙂

Gelelim kamp olaylarına…

Birkaç haftadır kamp malzemeleri hakkında internetten çeşitli araştırmalar yaptım. Sadece iş yerinde vakit bulduğumda araştırabildiğim halde fazlasıyla verimli oldu. Yani bunca yoğunluğa rağmen değdi.

Tek tük blok yazılarını okudum. İnceleme ve testleri gözden geçirdim ve bunların ışığında aşağıda ki kamp malzemelerini almaya karar verdim.

Mesela;

ÇADIR

Günlerce ve tabi ki vakitte buldukça bilgisayar başında birçok çadır markasını inceledim ve özellikle kolay ve yağmura karşı da hızlı kurulum olup olmadığını görmek için videolarını izledim. Bir çok marka hakkında fikir sahibi oldum fakat kararımı Tarptent Double Moment ‘dan yana kullanacağım. Ne güzel ki hakkında olumsuz hiçbir yoruma rastlamadım. Benim için de dikkat ettiğim tüm detayları ve özellikleri içeriyor.

Şekli nedeniyle sert rüzgârlara karşı dayanıklı olacağını düşünüyorum. Tasarımı son derece kullanışlı… Zaten rengi ve şekli çok hoşuma gitti. Karizmatik olduğunu söyleyebilirim. Yan ve arka kısmında alt bölüm çok ince sineklik gibi bir bölüme sahip. Bu da çadırın havalandırmasının çok iyi olduğunu gösteriyor. Kapı tarafı tamamen sineklikle çevrili… Böylece güzel havalarda dışta kalan parçayı toplayarak manzaraya karşı çadırda uyumak mümkün… Bu da sabahı çok iyi karşılayacağımızın göstergesi diyebilirim.

4 mevsim kullanılabiliyor. 2 kişiliklerin ağırlığı 99 gr ile 1.5 kg arasında değişiyor ve oldukça geniş. Çanta ve diğer malzemelerle beraber iki kişi rahatlıkla sığar.

Çadırı üreten Tarptent bir Amerikan firması ve dünya da hiçbir yerde mağazası yok. Herhangi bir mağazada da satılmıyor. Sadece internet sitesinden sipariş veriliyor ve çadırın gelmesi yaklaşık 4 hafta diyebilirim. Firmanın sahibi Henry son derece ilgili ve sattığı ürünün arkasında duran, her türlü teknik desteği vermeye hazır birisi diyebilirim.

Bu arada aşağıda önce çadırın sonra da doğada kullanan kişilerin çekip attığı fotoğraflar var. Benim hoşuma gitti. Ruhunuzu tetikleyeceğini söyleyebilirim.

Önce çadırın fotoğraflarına yer verelim:

dm_3

dm_8

Biraz son kullanıcıların fotoğraflarına da yer verelim:
Double Rainbow in Iceland Ben Williams
Double Rainbow in Iceland Ben Williams
Moment DW at Pathar Nachauni, Uttarakhand, India Karan Girdhani
Moment DW at Pathar Nachauni, Uttarakhand, India Karan Girdhani
Moment DW in the Brooks Range, Alaska Kristin Gates Across Alaska by foot and packraft- Brooks Range 2013
Moment DW in the Brooks Range, Alaska Kristin Gates
Across Alaska by foot and packraft- Brooks Range 2013
Scarp 2 near Moraine Lake with view of South Sister, OR Amy Sullivan
Scarp 2 near Moraine Lake with view of South Sister, OR Amy Sullivan

 

İşte karar verdiğim çadır ve almak isteyenler için internet sayfası:

UYKU TULUMU

Araştırmalarıma güvenerek şunu rahatlıkla belirtebilirim; Eğer dört mevsim kamplarda mümkün olduğunca hafif bir uyku tulumu ve kuş tüyü rahatlığı arıyorsanız Sea To Summit Talus II den başkası yok. Sıcaklık değeri uygun, sıkıştırılabilir, oldukça hafif, neme karşı dayanıklı ve kaliteli dolgu malzemesi son derece önemli.

Fiyat olarak diğer rakiplere göre daha uygun ve kaliteli. Sıkıştırma torbası ile 3 Lt’ye kadar küçülebiliyor. Sadece bu firmanın özel bir uygulaması sayesinde uyku tulumundaki tüyler de suya ve neme karşı dayanıklı. YKK fermuar sistemi ile de sıkıştırmalara karşı önlem alınmış ve kullanıcı yorumları arasında tulumun kesimi nedeniyle içinde çok rahat hareket etme imkânı sağladığı yazıyor. Kumaşı da ilginç bir dokuya sahipmiş. Bakalım aldıktan sonra aynı düşüncelere bende sahip olacak mıyım?

Aslında uyku tulumu araştırırken bu firmaya beni yönlendiren diğer etken de şirketin kuruluş hikâyesi oldu. İşte Sea Tu Summit’in kuruluş hikâyesini aynen paylaşıyorum…

“1984 yılında Avustralyalı küçük bir dağcı gurubu, oksijen ve Şerpa desteği olmadan, kuzey yüzünden ve yeni bir rota açarak Everest’e tırmandılar. Kendi aralarında, aslında hiç kimsenin bu 8848 metrelik irtifayı gerçek anlamda tırmanmadığını, çünkü tüm tırmanışların hep belirli bir irtifadan başladığını konuştular ve Everest’e deniz seviyesinden başlayıp tırmanmanın hayalini kurdular.

Bu dağcılardan biri, Tim Macartney-Snape, 1990 yılında geri döndü ve Hindistan’ın Bengal Körfezinden yüzerek sahile çıktı ve yürüyerek  Everest’in yolunu tuttu. 1200 km.’lik bir yürüyüşle Everest ana kampa ulaştı ve buradan da oksijen ve şerpa (son 500 yıl içinde Doğu Tibet’ten Nepal’e göç eden, Nepal’in dağlık bölgesinde yaşayan bir etnik grubun adı) desteği olmadan zirve yaptı. Yaklaşık 4 ay süren bu ekspedisyonun (bir amaç doğrultusunda herhangi bir yere grup halinde gitme faaliyetine veya bu faaliyeti yapan gruba verilen isim) adı ise ”Sea To Summit” idi.

Büyük bir üne kavuşan Tim,  döndükten sonra, Avustralya’nın en ünlü tasarımcısı Roland Tyson ile birlikte, outdoor malzemeleri üreten bir firma kurarak iş hayatına atıldı ve firmaya ”Sea To Summit” adını verdiler.”

Sea To Summit Talus TSII
Sea To Summit Talus TSII

 

 

İÇLİK

Thermolite Reactor Plus içlik tulumun sıcaklık değerine 20 derece daha ekliyor. Gövde ve ayaklar için oldukça fazla sıcaklık veriyor diyebilirim. Hem paket halinde satılıyor ve ek olarak koruyucu sprey (çadır, tulum ve çanta için) dahil edilmiş.

Thermolite Reactor Plus
Thermolite Reactor Plus
MAT

Thermarest Prolite Plus Mat araştırmalarımda şunu fark ettim. Mat alacaksam bu kesinlikle şişme bir mat olmalı. Doğada uzun süredir yürüyüş yapan bir arkadaşım var. 2 yıllık seyahati boyunca 3 farklı şişme mat kullanmış ve her biriyle farklı sorunlar yaşamış. Fakat 2,5 yıldır sorunsuz kullandığı Thermaret’ten oldukça memnun görünüyor. Biraz masraflı görünse de konforu, güvenilirliği ve uzun süreli dayanıklığı ile fiyatını hak ettiğini düşünüyorum.

Therm-A-Rest ProLite Plus
Therm-A-Rest ProLite Plus

 

BOYUNLUK

Gelelim bana keyif veren diğer bir malzemeye… Ama bunu ben yazmayayım, siz izleyin. Anlatan arkadaşın aksanı biraz ilginç olsa da görüntü bize yeter 🙂 Hem çok yararlı bir gösterim hem de gayet eğlenceli. Resmen her şey oluyor 🙂 İşimi çok yarayacak diyebilirim.

İşte BUFF’ın son kullanıcı Videosu: BUFF – BOYUNLUK

Burada da internet sitesi var: BUFF Sipariş Sayfası

Son olarak doğa yürüyüş ayakkabısı, pantolon ve monta yer verdim. Onlar da aşağıda ki gibi olabilir…

  • Doğa Yürüyüş Ayakkabısı – Merrell Moab Gore-Tex veya Solomon X Ultra GTX
  • Pantolon – Mc Kinley (Intersport)
  • Mont – Regatta Polar Mont (Polar + Yağmurluk)

Şimdilik Kamp Malzemeleri paylaşımımızın sonuna geldik.

Hayat kısa ve gezilecek-görülecek çok yer var. Uçak-Tren-Otobüs derken kendimi her seferinde yollarda buluyorum. Türkiye-Doğu-Batı derken de bir gün kendimi Avrupa’da ve sonrasında Dünya’nın herhangi bir yerinde bulmak istiyorum.

Ama Allah’ın bildiğini kuldan niye saklayayım. Buna bir gün motosikleti de ekleyip büyük bir gezi olayını gerçekleştirmek istiyorum.

Herkese Bol Şans!
7 GÖLLER - 1 -
7 GÖLLER – 1 –
7 GÖLLER - 2 -
7 GÖLLER – 2 –