Duvarların Ardından

Gerçekte hayatta ve ayakta kalmak için yeni bir tür ‘zamanı anlama haritası’ var mı? İnsanlar neyi arıyor da bulamıyor?

Kadın değil baş belasını izlerken yazıyorum bunu. Hapishanede idamına bir hafta kala evlenen fakat sürpriz bir şekilde afla kurtulan bir kadının eğlenceli, keyifli ve samimi bir filmi.

Bu filmde de “en yorgun sözcük: aşk” İster işine, ister politikaya, ister eğitime, neye duyarsan duy… Ben hayata dair derdi olanların, insana duyduğu aşktan bahsediyorum. En çok hırpaladığımız, hırpalandığımız, sürekli savaştığımız, yaralı bir sözcük; Dolayısıyla da yorgun.

Ne var ki günümüzde artık, kimsenin kendini adayacak ve bağlanacak zamanı yok! Enerjisi yok! Hareket, hız ve değişim bitirdi. Çeşitlilik bitirdi. Medya bitirdi. Pazarlama faaliyetleri bitirdi. Her şeyin görünmeyen iplerle bağlı olduğunu unuttuk… Aslında hiç anımsamadık. Çünkü sabun gibi kayıyoruz ilişkilerden. Dolayısıyla her şeyin görünmeyen ipliklerini yakıyoruz ve her gün, hepimiz bu kanıtların içinde yaşıyoruz.

An’a odaklı yaşama! Geçmiş yok, gelecek belirsiz. Öyleyse “Ânın tadını çıkar!” Sloganımız bu. Gerçeğin yerini ‘gerçekmiş gibilerin aldığı, her şeyin melezleştiği, yani “Ne o, ne bu… Hem o, hem bu!” durumu. Toplumun ve bireyin parçalandığı haz peşinde koşulan, gösterinin kutsandığı bir zamanın içindeyiz…

Sürüklenen Gemideyiz…

Bu geminin bireyleri öyle ki; Kendini asla güvende ve emniyette hissetmiyor. Hiçbir şeye ve hiç kimseye bağlanamıyor. “Bağlanmak istemiyor” demiyorum, bağlanamıyor! Esneme marjları geniş. Bir de kafası hep karışık ve yorgun! Aslında doğru bir ifadeyle, bugünün bireylerinin karşısında ‘kendi’lerinden oluşan kalabalık bir düşman ordusu var. Bu ordu da dostluğun bitiş hızı, başlama hızıyla benzerlik gösteriyor ve ordunun korunak duvarlarının ardında kalan tek sivil ben oluyorum sanırım.

‘Biz’den, yani ‘siz’den; Kayıt dışı kalan, tek sivil.

Zamanımızı, zamanımızın ilişkilerini, aşklarını ameliyat masasına yatıran değerli hocam Nuran Yıldız gibi…

duvarların ardından

06.10.2013 – 10:10