En Acı Yük

Bir Babanın En Acı Yükü…

Nejat İşler’in sağlık durumunun yapılan açıklamalardaki gibi iyiye gitmediği iddia ediliyor. İmar planları hazırlanan Okmeydanı’nda tapu dağıtımlarına başlandı. Dolar bürolara yaradı ve cirolarda %40’a yakın artış oldu. Otomotiv pazarı yıla %8 düşüşle başladı. Home of yolsuzluk ya da home of paralel! Dönemini aşmak üzereyiz. Gelir vergisi tebliğ taslağında kira geliri elde eden gurbetçiler unutuldu. Yeni yargılamaya 2. Ret, emniyette deprem devam ediyor. Öcalan gazetecilerle görüşecek, usulüne göre yumuşatacak. Meclis denetimi engelliyor, “özel yetki” lağvediliyor. Suriye çocuklarına işkence yaparken, Türkiye halkını fişliyor. Turpun büyüğü heybede, toplum sarı kart gösteriyor…

Artık Türkiye’de her şey o kadar hızlı gelişiyor ve değişiyor ki; Herhangi bir işi sistemize ederek entegrasyonel bir yapıya oturtmak oldukça zor. Sürekli değişime ayak uyduran bir zihin haritası çizilmiş ve hangi kitap çıkarsa çıksın, hepsi bizim için yazılmış sanki. Her şeyin ucu, öyle veya böyle bize de dokunuyor. Çünkü siyaset, sistemini kuramadığı bu enteresan yönetim yapısının her ayağında, her bacağında; Vücudun her bir noktasında varlığını adeta bir kemirgen gibi devam ettiriyor.

Kemirgen gibi dedim: TUBİTAK, TBMM’nin bilgisayar ağına 7 farklı hesaptan dış bağlantı yapıldığını ispatlamış. Bu yetkiyi kimlerin kullandığı bilinmiyor. Kişisel bilgilere erişilebiliyor ve bunu yazanların “çılgınlık” yaptığı söyleniyor.

490-250

Cumhurbaşkanımız ise, “kızım sana söyledim, gelinim sen anla” anlayışını devam ettiredursun. Benzeri liderleri tarih kitaplarında okuyabilirsiniz; Fazla değil birkaç sayfa okuyun yeterli.

v201110230035060640975.mp4

Peki böylesi karmaşık, her şeyin günü birlik yaşandığı ve günü birlik önlemlerin alındığı bir ülkede biz neyi unuttuk? Gerçekten, çok samimi soruyorum; İnsanların neredeyse tüm hayatlarını en ince ayrıntısına kadar paylaşma noktasına geldiği sosyal medya varken! Kendi cevapları doğru olsa bile karşı tarafın yaptığını doğru kabul eden bir toplum olarak neyi unuttuk ve boş verdik. Gerçekten ya! Vicdanımızı nerede çiviledik?

karikatur_bir_babanin_en_aci_yuku_h40134

5 Şubat’ta, Van’da, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Çeli mezrasında oturan Taş ailesinin 3 yaşındaki küçük çocukları Muharrem, yüksek ateşle aniden rahatsızlandı.

Yollar kar nedeniyle kapalı olduğu için ailesi Muharrem’i hastaneye götüremedi. Yalnızca ilgilileri arayarak yardım isteyebildiler. Görevliler gelir umuduyla beklerken Muharrem gece 02:00 sularında hayatını kaybetti.

Kapalı yolu da 4 saat yürüyerek ulaşan yakınları minik Muharrem’in cenazesini bir çuvala koyup sırtlarında taşıyarak 16 kilometre uzaklıktaki Yalınca köyüne geldi.

Minik çocuğun cenazesini bir çuvala koyup,

Sırtlarında taşıyarak 16 kilometre yürüdüler.

Yardım gelemediği için bir baba evladını,

Sırtında çuval ile 16 kilometre taşıyor…

oglunun-cenazesini-cuvala-koyup-sirtinda-tasidi-4030821-300x168

Ölümünde herkesin suçu bulunduğunu düşündüğüm bu olay 5 Şubat 2014’de Türkiye’de yaşanıyor…

Son Dans

Dooz doooz dooooz, wööl wöööl wööööl…

Erol abinin sesinin güzelliğine takılıp paylaştığı, Esra’nın radyoda dinleyip tanıştığı, hayran kaldığı ama bulamadığı ve sanıyorum Erol abinin paylaşımı ile bulduğu ünlü Fransız şarkılarının yeni Zaz’ı…

Indila… ile Derniere Danse…

Şarkı süper. Sözleri muhteşem.

Şarkının Son Dansı, Indila ile yaşam buluyor. Son Dans’ın evvel ki sözleri daha etkileyici olsa da yeni hali de eşsiz ve oldukça uyumlu. Hatta mükemmel ötesi olmuş. İnsanı dinlerken tüyleri ıslanan martı gibi yapıyor ve bir şarkı daha merhaba diyor hayatıma…

Esasen, bu kadar çok acı vermesine rağmen yine bu kadar çok seven insanların fazlaca olduğunu düşünüyorum. Her ne olursa olsun içinde ki ben’e… gülümse diyenlerin… İçindeki umudu, sevinci yaşatanların; Hep dışarı çıkmaya çalışan hüzne inat gülümsemeye gayret gösterenlerin severek dinledikleri bir şarkı olduğunu düşünüyorum.

Kısacık bir şarkının, anlattıklarının bu kadar derin olması beni şaşırttığı gibi sizleri de çok şaşırtacaktır eminim. Düşünsenize, bir şarkı ile dünyayı dolaşan tatlı bir hüzün bu.

Budur benim şarkım; Kalbimin derinlerinden gelen tatlı bir ses. Paris’te bir kadının hüznünü anlatan bu tını; bir adamın gece yarısını alabiliyor.

İşte “Son Dans” a ait hikâyenin gerçek sözleri… İşte hikâyeyi başlatan sözler…

Fakat öncesinde dünyayı dolaşan o tatlı hüznü dinleyiniz…

Dinlemek için Tıklayınız
Dinlemek için Tıklayınız

 

Derniere Danse

Son Dans

Bedeninde çok dolaştım
Yüzünü çok defalar okşadım
Altın buldum
Ve yıldızlar, gözyaşlarını kuruturken
Davranışlarının saflığını ezberledim
Bazen onları çizerim
O benim bir parçam

Sadece son bir dans istiyorum
Bir olalım gölgelerden önce
Bir baş dönmesi, sonrası sessizlik
Tek istediğim son bir dans

Çok erken tanıdım onu, bu benim suçum değil
Ok çoktan derimi deldi
Bu, kaybolmayan bir acı
Acıttığı kadar güzelleşen
Ama olan biteni biliyorum ve artık çok geç
Gözlerinden anlaşılıyor uzun mu uzun bir yolculuğa
Hazırlandığı

Yarın ölebilirim, bu hiçbir şeyi değiştirmez
Ellerini tutmuştum
Normal birine fazla gelecek
Bir mutluluk kalbime demir atmıştı
Ve onun hiçbir şey söylemeden gidişini izledim
Nefes alması bile yeter
Hayatımı renklendirdiğin için teşekkürler

Ben Bir Posta Puluyum

TARİHİ YAŞATAN KOLEKSİYON

PTT PUL MÜZESİ

pttpulmuzesi1

Ankara Ulus Meydanının hemen Gençlik Parkına doğru inen köşesinde PTT’ye ait Pul Müzesi olduğunu fark etmiştim. Önünden araçla veya otobüsle her geçişimde de inip görmek istiyordum ve bunu da nihayet geçen hafta, Kayseri’ye gitmeden evvel gerçekleştirdim.

pttpulmuzesi2

Müze, Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü bankası olan tarihi Emlak ve Eytam Bankasının binası devralınarak 2013 yılında restore edilmiş ve dönemin sonlarına doğru da açılmış. Modern müzecilik anlayışı ile tasarlanan binada Dünya Pulları, Osmanlı Devleti Pulları, Anadolu Hükümeti Pulları, Türkiye Cumhuriyeti Pulları ve 7 ayrı temadan oluşan Tematik Pullar sergilenmekte. Ayrıca; Geçmişten Günümüze Posta, İstiklal Harbinde PTT ve Nostaljik PTT alanları da müzede gezilebilecek bölümler arasında sizi bekliyor…

pttpulmuzesi3

Nostaljik görüntüler bir anda sizi geçmişe götürürken, dijital sergiler de üzerinizde adeta şok etkisi yaratıyor. Mesela müzenin ana girişinden girer girmez sağ tarafta görsel temalı bir yazılım mevcut: El hareketleriyle tarihi kitapları seçerek inceleme şansı buluyorsunuz. Bazen aksayabiliyor ama bu aksamanın düşünülen dijital sunum karşısında pek bir önemi kalmıyor… Ben yanımda fotoğraf makinesi götüremedim fakat yine de fotoğrafını paylaşıyorum:

pttpulmuzesi4

Tarihe tanıklık eden bu koleksiyonda Tarihten Mektuplar da mevcut: Örneğin; Asurca Mektuplar, Hitit Mektupları, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in İslâm’a Davet ve Tebliğ Mektupları, Osmanlı Mektupları, Cepheden Mektuplar ve Atatürk’ün Mektupları…

pttpulmuzesi5

Fotoğrafta da gördüğünüz gibi: Tarihi yaşatan kültürel bir tutku olduğunu bilinçaltınız işliyor fakat müze bunun iliklerinize kadar işlendiği hissini veriyor…

pttpulmuzesi9

pttpulmuzesi6

pttpulmuzesi10

Osmanlı Devleti, 1863 yılında ilk posta pulunu basıp kullanmaya başladığı için Asya’da yapışkan pulu basan ikinci bağımsız devlet statüsüne de sahip olmuş. Hatta Konstantinopolis matbaasında tasarlanarak basılmış pullar var. Yazımı tamamıyla Türkçe olup Arapça el yazısı kullanılmış. Yine PTT Pul Müzesi sitesinde görmek veya gerçeğine dokunmak isterseniz Müze’de ilk Türk pulu ve sonrasında tedavüle çıkarılan Osmanlı Devleti Pullarının örneklerini inceleyebilirsiniz.

pttpulmuzesi7

Filateli Hizmetinin bir gereği olduğunu düşündüğüm PTT Pul Sergisi bir yandan Pul Kültürünü çok iyi benimsetirken bir yandan da Tarihi yaşatan bu kültürel tutkunun “1840’dan bu yana filateli…” olduğunu tekrar tekrar gözler önüne seriyor…

Tarihe Tanıklık Eden Koleksiyonlar ile yüzünüzde farklı bir tebessüm yaratan bu tarihi yolculuk; Yine tarihinin farklı bir hissiyatını yüz ifadelerinize şu mısralar ile yansıtıyor…

pttpulmuzesi8

Bir kâğıt parçası zannetmeyin beni…

Usta ellerde sabırla işlenip hayat bulur ruhum…

Bir zarfın köşesinde başlar tarihe yolculuğum…

Bazen hüznü, bazen neşeyi taşısa da mektuplar…

Ben geçtiğim her duraktan yeni anlamlar toplar dururum…

Ne zaman ki beni özenle saklayacak bir el bulsam,

Bütün değerlerim ve güzelliğimle ona telim olurum…

Ben bir posta Puluyum…

pttpulmuzesi11Kemal Ateş – Tarihe Yolcuğumuz devam edecek…

17.02.2014 – 16:55

PTT Pul Müzesi 
Adres: Anafartalar Mah.Atatürk Bulvarı No: 13 Ulus / ANKARA
Telefon numaraları
Müdür  0312-560-6047
Ofisler  0312 -560-60-48/49

Sarıkamış Tüneli

İçinden ray geçen topraklardır Sarıkamış, eteklerinde Allah-u Ekber dağlarının; kışlası…

Sarıkamıs AA

Babamın yolculuğu esnasında aldığı bir video, Sarıkamış-Soğanlı istasyonu arasında yapılmış bir tünel ile Devlet Demiryolları’nın usta işçilerini ve onların emeklerini anımsatıyor ve unutturmuyor.

Bu emek Sarıkamış’tan Soğanlı’ya değil, Soğanlı’dan Sarıkamış’ı şerh etmek gibi geliyor bana…

Şimdi babamın anlatımı ile bu tünel ve alan hakkında biraz bilgi edinelim:

“Soğanlı arasında, Sarıkamış tarafından 100 metre girilip sol tarafa doğru hafif dönüş ile gidildiği zaman en azından 1500 metre uzunluk vardır. Kış aylarında bu bölgede ortalama 1.5 metre kar olur. En az altı ay kar kalkmaz. Ağustos’un sonlarına kadar yeşillik ve tabiat güzelliği kaybolmaz. 1.5 ay kurak geçer.

Tren Soğanlı İstasyonu çıkışından sonra Allah-u Ekber dağlarının eteğinden Horosan’a iner. Keza tünelin bir ucundan öbür ucunu görmek ışığın ölü noktası gibidir.

Sanki derin bir kuyudan yeryüzüne çıkmak gibi…” der.

Bana Soğanlı dağlarının görünmez ucunu anımsatan bu tüneli buyurun sizlerde izleyin:

İzlemek için Tıklayınız
İzlemek için Tıklayınız

 

HIÇGIDIK :)

YAVRU ÇITA EGEM

Yaşam raftaki yerini alıyor. Birer birer düşüyor görüntüleri bugünden geriye. Sahnenin perdesinde ise önce bir evlilik belirir, ağabeyin önce bir ev reisi olur; Sonra bir çocuk görünür küçücük, mırıldanır tatlı tatlı, kucaklarsın ve hayatın farklı bir anlamını keşfedersin.

Sen ise ekranda oynadığını zannedersin ama asıl heyecanın gelecekte olduğunu fark edersin. Görmek istediğin yeni yerler, tanışmak istediğin yeni insanlar ve yaşamak istediğin yeni heyecanlar vardır. Bu yaşam döngüsünün yepyeni oluşumu içindeki en farklı soluk ise; Artık ağabeye sadece kardeş değil, evladına bir amca, daha önemlisi bir baba olmandır.

Babanın ilk oğlunun adı Ege’dir. Ege ise neşeli bir geleceğin yansımasıdır…

egevideo
EGEM’in videosu için Tıklayınız

O hayatımızda tatlı bir hıçgıdık. Yaşamış ve yaşayan erkeklerin en karizmatiği ve en yakışıklısı;

Çünkü henüz bebekliğinde tatlı bir tarzı, görmezden gelemeyeceğiniz mimikleri, kusursuz bir yüz ifadesi ve eşsiz bir gülüşü var. Doğal olarak aşina oluyorsunuz ve yavru çıtam dünyaya gelmeden onu hissediyor, ona hazırlanıyorsunuz…

Şeyma, Rahmi ve Kemal'in videosu için TIKLAYINIZ
Şeyma, Rahmi ve Kemal’in videosu için TIKLAYINIZ

İşte Ege‘nin geleceğine heyecan duyan bir annenin yanında bu geleceği süslemek isteyen bir babanın görüntüleri… Onların öyküleri ve bugün ulaştıkları noktalar gerçekten nefes kesici; Her ikisi de benim için bir dünyaya bedel…

1375122_10151773111374862_706128643_n (1)

Aslında anne – babalar çocuklar dünyaya geldikten sonra tüm cephelerde savaşan kahramanlar gibidirler. Bu nedenle henüz yolun çok başındalar. Her bir aşamadaki öğrenme ve becerilerin kazanılmasını ilmik ilmik oya gibi işleyerek kazanacakları süreçlerin sonucunda, gelecekten bekledikleri başarı ve mutlulukla dolu yeni bir yaşamla buluşmalarına Egem yardımcı olacaktır ve yine Egem tüm hayatımızı değiştirerek ihtiyacımız olan farkındalığı sağlamayı başarmış bulunmaktadır.

886737_10151860602474862_1991664792_o

Ailesi olarak biz de onun hayatından belirli zamanları ve kesitleri yaşamak; Onun oyun zamanını yolculuk tüneli gibi işleyen bir yaşama çevirmek ve onun yaşama sevincine ortak olmak istiyoruz…

1899768_271002223057239_632126053_o

Çünkü bizim dünyamızın artık yeni bir kum, yeni bir güneş ve yeni bir denizi var…

… Amcası, Kemal 😉

Dolu Dolu Yaşamak

Kusursuz sevin yaşamayı ve başkalarının sevgilerini paylaşmasına yardım edin; Çünkü bizce sevgiden geçmeyen hiçbir şey mübah değildir… Ortasından deprem geçse de birçok yolun, kenarları çiçeklerle kaplanabilir…

Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi, yazı yazmayı, kitap okumayı, yemeyi-içmeyi, eğlenmeyi ve sevinç dolu yaşamayı belki de birçok şeyi buna bağlıyorum…

Yaşamayı sevmeye

1

3

6

9

8

Bu yüzden MAYIS ayını keyifle bekliyorum…

Kemal Ateş – 08.02.2014 – 12:20

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi

“Nasıl anlatabilirim…

Rus uzay bilimcisi kozmonot uzayı keşfe ilk çıktığında, dünyanın içinde bulunduğu sonsuz genişlikte, ucu bucağı bulunmayan ve bilinmeyen o fezada yalın bir yürüşe çıkar… O güne kadar hiçbir insan tarafından ayak basılmamış, ulaşılmamış fakat ulaşılmaya yakınlaşmış yeni bir yaşama yalın bir şekilde yürür ve bu yürüyüşü esnasında boşlukta süzülen bir kuş gibi derinliklere doğru, ışığın siyah rengi içerisinde kaybolur… Ve bu kayboluş yaşamın ona anlatılamayan serüvenlerini, duygularını, eğilimlerini dolaylı bir biçimde sunar…

İşte “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”nde; yukarıda, uzaya, dünyanın içinde bulunduğu bu fezaya ilk adım atan kozmonotun içinde kaybolduğu hissiyatı bulabilirsiniz…

Ruhun rahatı, ömre ömür katan ve bundan dolayı gönül ehlinin her daim ona meylettiği esmer güzeli bir kahveye eşlik niyetiyle okumanızın, günün tatlı haline farklı bir tebessüm katacağını düşünüyorum.” ‘Kemal Ateş

mif

ZİYA OSMAN SABA / MESUT İNSANLAR FOTOĞRAFHANESİ

O akşam işimden erken çıkabilmiştim. Şöyle Beyoğlu’na kadar bir uzanayım, dedim. Köprüden, saatlerdir pis hava ile dolmuş ciğerlerimin teneffüs hakkını vererek, Haliç’i ve Boğaziçi’ni selamlayarak geçtim.

Bir zamanlar oturduğum semtlerin vapurları yine hep o hareket telaşı içindeydiler. İşte Kadıköyü’ne kalkacak 6 vapurunun zili çalmaya başladı. İşte Boğaz’ın Anadolu sahilini yapacak 6, 5… Bir zamanlar saniyeleri bile kıymetli olan bu kâh küsurlu, kâh küsursuz rakamlar şimdi benim için eski ehemmiyetlerini ne kadar kaybetmişler! Zil istediği kadar acılaşabilir, memur demir kapıyı kapamak tehdidini istediği kadar ileri götürebilir; ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı. Yüksekkaldırım’dan istediğim kadar oyalana oyalana çıkabilirim. Tünel’e varınca tramvay bekliyormuş gibi üzüntülü bir hal alarak tramvaya binenleri seyreder, sonra yayan gitmeye karar vermiş bir insan tavrıyla etrafı seyrede ede Galatasaray’a, Taksim’e kadar yürüyebilirim.

Karşımdan insanlar geliyor, arkamdan insanlar geliyor. Arkamdan yürüyenler nihayet beni geçiyorlar, karşımdan gelenlerin bazılarıyla bir an bakışıyoruz; bazıları beni görmüyorlar, benim de görmediklerim oluyor, bana sürtünenler, çarpanlar oluyor. Erkekler, kadınlar, uzun boylular, kısa boylular, yaşlılar, gençler, güzeller, çirkinler, zenginler, fakirler… Kocalı kadınlar, henüz nişanlılar, yalnızlar, kolunda sevgilisi olanlar, anneleri yanında yürüyen küçük çocuklar var. Cahit Sıtkı’nın, bir şiirinde “gün hazinesi” dediği bacaklarını uzun konçlu şosonlarda hapsetmiş bir ömür hazinesi genç kızlar var. Yalınayak çocuklar da var. Ayakları muhafazalıların arasında seğirtip gazete satmaya çalışıyorlar. Fakat ayakları üşümüyor gibi, herhalde alışmışlardır, diyorum. Hem onlar da kunduralılardan daha az mesut görünmüyorlar. Onlardan gazete alan zenginler, verdikleri paranın gerisini istemiyorlar. Bu onların sevincini bir kat daha artırıyor.

İki yanımda bu insanları, giydirmeye, doyurmaya, eğlendirmeye, bir kat daha mesut etmeye mahsus dükkanlar, mağazalar, salonlar var. Onların camekanları önünde durmaktan, hayale dalmaktan kendimi alamıyorum. Şu oda takımı ne güzel! İnsan yemekten sonra şu geniş koltukta kimbilir ne kadar rahat eder! Şu abajur, elindeki örgüsüne dalmış karısının yüzüne kimbilir ne tatlı bir pembelik verir. O zaman koca, gazetesini bırakarak karısının seyrine dalar… Şu masa, karşıki mağazada satılan radyolar için bilhassa yapılmış gibi, tam uygun gelecek. Radyonun üstüne de şu ileride, antikacıdaki biblolardan biri… Şehrin en büyük mobilyacısı bütün bir yatak odası takımı teşhir ediyor. İki kişilik karyola, atlas yorganı serilmiş, başucunda komodinine, üstündeki gece lambasına, yerde küçük halısına, pencerelerdeki tül perdelerine varıncaya kadar düşünülmüş, tam bir yatak odası… Perdeleri arasında da bir kış dekoru gözüküyor. Bütün oda kızıl bir aydınlık içinde, sahiplerini beklemekten sabırsızlanıyor gibi…

Fakat bütün bu eşyayı nereye taşımalı? Şu kat kat apartmanların hangi katı benim olabilir? İlerliyorum…

Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki!

Bir kunduracının camekanında yanlara doğru kaçışmış gibi duran, kimi kapalı, kimi daha dekolte, bütün mahremiyetleri ile kadın terlikleri, bütün bir ev hayatını hayal ettiren terlikler…

Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar… Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, tayyörlerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, “bütün bunlar senin için” diyebileceğim kimsem yok.

Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar. Şu manavdaki renk renk, türlü türlü yemişler, meselâ şu iri, sarı kabuklular portakal değil, bir sofra saadetini tamamlayacak bir başka lezzet, koku ve serinlik saadetidir. Şu satıcılar avaz avaz bağırarak, şu sattıklarımızdan da alın, daha çok mesut olun, demek istiyorlar. Hele şu köşede, ta Vefa’dan getirilmiş boza şişeleri. Bu, yemekten birkaç saat sonra, bir babanın, ailesi efradına, üzerine tarçın ekerek, leblebiler koyarak yudum yudum tattıracağı bir nev’i şahsına münhasır saadet değil de nedir?

Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir. Yalnız bu caddede bulunmak insanı mesut etmeye kafidir. Yaşadığımı, ben de saadetimi düşünmeliyim. Şu kadar dükkanın içinde elbette beni de mesut, hiç olmazsa memnun edebilecek şeyler satanlar da yok değil ya! Şuracıkta kunduralarımı boyatabilirim. Şu kravatı pekala satın alabilirim. Yeni gelmiş şu şiir kitabı bana pekala zevkli saatler geçirtebilir. Ben de pekala şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim.

Sonra, beni sevecek kimse çıkmasa bile, haberiniz yok mu, yeni bir şiir kitabım intişar etti, bu kitap pekala bana şair dedirtebilir ve kimbilir, zaman gelir, edebiyat tarihçisi, bu kitap intişar ettiği zamanki fotoğrafımı arayabilir. İstikbalin nefis kağıtlı bir edebiyat tarihinin sayfaları arasından bütün gençliğimle tebessüm edebilirim. Evet, evet, hiç olmazsa genç değil miyim, ağarmış saçlarımla, biraz bezgin duruşuma bakmayın, nüfus tezkerem yanımda, buyurun, ben daha genç sayılırım. Ve sırf genç olmam, benden isteyeceğiniz tebessümü dudaklarımda yaratabilir.

Bir fotoğrafhanenin önünde bir otomobil durmuş ve etrafında bir meraklı kalabalığı hasıl olmuş. Yaklaşıyorum, otomobilin içi, camların kenarları bütün çiçeklerle süslü. Demek gelinle güvey fotoğrafhanedeler. Ben de bu fotoğrafhaneye girer, hem fotoğrafımı çıkartmış olur, hem de hayatlarının en mesut zamanlarından birini yaşatmakta olan bu çifti, kapıdan çıkmak üzere iken olsun, bir defa selamlarım.

Bütün duvarları fotoğraflarla kaplı holde bekliyorum. Bütün fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlar. İşte, yeni rütbesinin verdiği gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik topu dünyanın en büyük hazinesi imişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar, memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar.

Sonra, yeni evliler, yan yana dururlarken, sevinçten, hazdan titredikleri adeta hissedilen, çiçekler içinde yeni evliler. Bütün şu delikanlılar hep evlenmişler, saadet duymuşlar ve mekteplerini bitirdikleri zaman fotoğraflarını çekmiş olan fotoğrafçıya koşup, işte evlendik, bu sefer de evlenme saadetini tadıyoruz, yeni fotoğrafımızı çekin, demişler.

Sonra, pürüzsüz, uzun bir evlilik hayatının en güzel bir noktasında, belki bu izdivacın bir senei devriyesinde, birkaç yaşına gelmiş çocukları ortalarında resim çektiren eski evliler. Kadın biraz şişmanlamış, erkeğin alnından doğru saçları seyrekleşmeye başlamış, karşı duvarda asılı bir yeni evliler fotoğrafına bakarak gülümsüyorlar. Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Sanki bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş.

Ben böyle düşünürken, birden atölyenin kapısı açıldı, gelin, elindeki çiçeklerden daha beyaz beyazlar içinde, yanında genç kocası, bir bahar havası bırakarak, bir bahar rüzgarı gibi önümden geçtiler, kendilerini bekleyen otomobile bindiler. Fotoğrafçı onları selametledikten sonra bir müddet daha eşikte kalarak otomobili gözleriyle takip etti, sonra geri döndü, yarattığı eserden memnun bir sanatkar haliyle kendi kendine gülümseyerek, beni görmeden bulunduğum tarafa birkaç adım attı. Neden sonra varlığımı fark edip, tatlı bir rüyadan uyanır gibi, bakışlarıyla ne istediğimi sordu.

– Fotoğrafımı çektirmek istiyorum. Güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf çektirmek istiyorum, dedim. Ben konuşurken adam da beni baştan aşağı süzüyor, yüzü deminki memnunluk halini yavaş yavaş kaybediyor, adeta endişeli bir ifade alıyordu:

– Buyurun atölyeye, dedi.

Ben önde, o arkada, çiçek ve lavanta ile karışık bütün bir saadet kokusunun dalgalandığı atölyeye girdik. Gösterdiği sandalyeye oturdum. Makinenin arkasına geçti, örtünün altında yüzü kayboldu, yalnız ara sıra sesini işitiyorum:

– Tabii durun!

– Kendinizi sıkmayın!

– Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun!

– Güzel sevinçli şeyler düşünün!

Bunu ihtar etmesine hacet yoktu, ben buraya zaten sevinçli düşüncelerle gelmiştim. Şimdi burada çekilecek fotoğrafı belki bir gün sevgilim çantasında taşıyacak… Belki bu resim…

Birden fotoğrafçının sesi, bu sefer biraz daha asabi, yükseldi:

– Lütfen, zorla gülümsemeyin!

Evet, zorla tebessüm ne kadar çirkindir! Zaten benim zorla gülmeye ihtiyacım yok. Şu adesenin arkasından bütün bir ebediyet bana bakıyor demektir, ben de bütün o ebediyete, bana hayran kalacak bütün o müstakbel nesillere büyük bir şair gibi biraz mağrur, biraz yüksekten, sadece tebessüm edebilirim.

Çok mu fazla kendini beğeniş? Çok büyük, hatta gülünç bir iddia mı? Doğru! Benim esasen hayatta hiçbir iddiam olmadı ki!.. Bu çıkacak fotoğrafımın daha küçük, daha mütevazı bir vazifesi olabilir. Belki, dinimin bana vaat ettiği en yüksek mertebeye erişir, belki bir gün şehit düşerim. Belki o zaman bu fotoğrafımı, bazı mecmualar, diğer şehitlerinkilerle beraber, basarlar. Belki mektebim, verdiği şehitler arasında benim de bu resmimi müzesinin bir köşesine asar. Belki sadece ölüp giderim. O zaman da bu fotoğrafım hayatta kalmış birkaç akrabamın, birkaç vefalı arkadaşın beni anmalarına vesile olur. Onlara, şimdiden şükran ve dostluk tebessümlerimi göndermeliyim.

Dışarıdan gelen şu hayat gürültüsüne dalarak, şu odaya sinmiş beyaz gelin kokusunu teneffüs ederek, şu karşı binanın saçaklarında gagalarıyla öpüşen güvercinleri gözümün önüne getirerek, o delikanlı mezunlardan biriymiş gibi, genç subay gibi, bir gün şahadet mertebesine erişebileceğimi düşünerek, elimde sevgilimin eli varmış gibi, ortalarında çocuklarıyla fotoğraf çektirmiş olan evlilerin o rahat tebessümüyle… Fakat şimdi niçin böyle uğraşıp duruyorum? Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu? Niçin asıl o zamanlar resim üzerine resim çıkartmadım? Niçin her hafta fotoğrafçıya uğramadık? Neden bugün buraya tek başıma geldim?

Fakat şimdi böyle şeyler düşünmenin de sırası mı ya! Dünyada her insan az çok bir felakete uğramış olabilir. Bunun için büsbütün kötümser olunur mu?.. Felaketler yerine saadetleri, ölmüşler yerine doğacakları, geçmişler yerine gelecekleri düşünmeliyim. Hem…

Birden, fotoğrafçı siyah örtüsünü başından atarak doğruldu. Yüzü hatta biraz terlemişti, ümitsiz bir tavırla:

– Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim, dedi.